Yeni Yazısı > Tapuda ağlayan çiftçiler - 14.06.2014

Tapuda ağlayan çiftçiler
14 Haziran 2014

403 Sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu, 15.05.2014 tarih ve 29001 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 6537 Sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile değiştirildi. Yeni sistem ile tarım arazileri “asgari tarımsal arazi büyüklüğü” ve “yeter gelirli tarımsal arazi büyüklüğü” biçiminde iki yeni kavram ile tanımlanarak sınıflandırılmış. Böylece devir, ifraz ve bölünmelerinin önlenmesi amaçlanmış. Buraya kadar sorun görülmüyor değil mi? Değil. Uygulamada çok büyük sorunlar yaşanıyor. Tapu dairelerinde alımsatım işlemleri durmuş. Bir taneden fazla tarlası olan insanlar, tarlalarını Tarım Bakanlığı’nın izni olmadan satamıyor. Kurak iklimin yarattığı ürün verimsizliği sonucu, pek çok çiftçinin nakit sıkıntısına düştüğü bir dönemde yapılan bu değişiklik yüzünden tapu dairelerinde ağlayan çiftçiler var. Çiftçilerin, Tarım Bakanlığı ve İmar Müdürlükleri’nden yazı almaları gerekiyor. Bu yazı ile arazinin imar plânı kapsamında olduğu taraflarca beyan edilecek ve ilgili belediye/valiliklerden talepte bulunulacak. Arazi, tarım kapsamında ise satışı gerçekleşemeyecek. Yani, üç tane tarlanız varsa, birini satarak mali dar boğazı aşamıyorsunuz! Paranız olmadığı için, ekip dikemediğiniz üç tane tarla ile kalakalıyorsunuz Çözüm, banka kredisi... Çiftçi kredi alırsa, tarlasını ekebiliyor; ürün alabilirse, kredi borcunu ödeyebiliyor. Ürün alamaz, kredi borcunu ödeyemezse iflâs ediyor ve tarlaya banka el koyuyor. Bu mudur tarım arazilerini korumanın yolu? Tarım arazileri yine korunsun ama çare, insanların kendi malı üzerindeki alım-satım hakkını kısıtlamak değil. Teşvikler, borcun yeniden yapılandırılması, arazilerin yine aktif tarım için kullanılacağının belgelenmesi ve çiftçilik belgesi olanlar arasındaki satışların muaf tutulması gibi önlemler düşünülebilir. Tarımın zarar görmesinin ilk nedeni; teoride konulan kanunların pratikte çiftçiyi zor durumda bırakması.

Tren İstasyonları

Haberler geliyor. Hemen ardından yalanlayan açıklamalar. “Tarihi Göztepe Tren İstasyonu yıkılacakmış” dendi. Sonra ‘yıkılmayacak’ açıklaması geldi. Elbette yıkılmasın ama lütfen yanmasın da olur mu? Restore filân da edilmesin. Ya da restore edilecekse, mesela Almanlar restore etsin. Haydarpaşa karşımda, Karşıyaka Tren İstasyonu’nun anıları aklımda; vapurdan martıları seyrederken yazıyorum bunları... Biz tarihi tren istasyonlarını, kartpostalları, eski şarkıları, vapurları, sulak alanları, Gezi Parkı’nı, Kuzey Ormanları’nı seviyoruz. Tamam gelişelim, kalkınalım, zenginleşelim de; güzelliklere ve ortak değerlere dokunmadan yapabilir miyiz bunları? Çok rica ediyoruz

Dido: Bir aşk romanı

Elimde, geçtiğimiz yüzyılın başlarında yaşanmış bir aşk hikâyesi var. Yazar Efe Moral, İskenderiye’den Rodos’a, oradan da güzel İzmir’e uzanan Dido ve Niko’nun aşkını, hikâyenin geçtiği coğrafyanın motifleri, tarihçesi ve dönemin olay örgüsü içinde su gibi anlatmış. Son derece sürükleyici ve içe dokunan insani duygularla dolu bir dil kullanımına sahip ‘Dido: Bir İzmir Romanı’ okuyucuyu içine çekiyor. 1908’den itibaren, suyun iki yanına ait halkların 200 yıldır yaşadıkları mutlu yaşamlarının, gelişen savaş ve siyasi ortamdan etkilenmesini, tüm bu gelişmeler arasında aşklarını yaşamaya ve birbirinden vazgeçmemeye ant içmiş Dido ile Niko’nun İzmir’i ev yapmak için gösterdikleri çabayı anlatıyor. Kordon Boyu’nda, İzmir yangınında, geçmiş ve geleceğin onlara hazırladığı tüm belirsizliklere rağmen, aşklarını bir başlangıç, bir umut olarak daim kılmaya çalışan iki gencin mücadelesi, göçmen ruhunun yaraları, o günlerin tanıklığından bugüne ulaşmış İzmir anıları ile birleşerek; hem tarihi hem de aşkı sorgulayan ama hep aşktan yana duran bir roman, hatta belki de bir masal olmuş ‘Dido’. Kökü kökeni hep farklı yerlerden gelip de bir yeri ev belleyen, o toprağa, o yaşama, o insanlara dair bir hikâyesi olan herkesin kendi geçmişinden de izler bulabileceği bu kitabı; yaz okumalarınız için öneriyorum.