Kimse Libya'da ne istendiğini tam bilmiyor
02 Nisan 2011

Libya’ya yönelik askeri konular ile ilgili olarak, olayın içindeki her ülkenin açıklamasını dinliyorum ve kafa karışıklığım daha da artıyor. Her kafadan bir ses çıkıyor ve temel hedeflerdeki belirsizlikler sürüyor. NATO’nun hedefi ne? Kaddafi’yi devirmek mi? Washington, bir gün “evet” diyor, ertesi gün “halka yardım için” orada olduklarını söylüyor. Başkan Obama, mahcup bir savaşçı gibi davranıyor. Net bir tutumu yok. Türkiye “olmaz öyle şey” diye karşı çıkıyor. Diğer bir soru: “Direnişçiler silahlandırılacaklar mı?”

[[HAFTAYA]]

Herkes birbirine bakıyor. Kimse bir şey söylemiyor. Ya el altından bir şeyler yapıyorlar ya da hâlâ kararsızlar. Oysa Kaddafi, muhalefetin tozunu attıracak konumda ve geri adım atmaya da hiç niyetli görünmüyor. Başbakan Erdoğan, Londra gezisi sırasında böyle bir girişime de itiraz etti. Direnişçilerin silahlandırılmasına karşı çıktı. Peki ne olacak? O da belli değil. Ankara bir yerde Libya’da iç savaşın yaygınlaşmasından çekiniyor. Ancak Kaddafi iktidardan yollanacaksa, bunun başka şekli var mı, ikna turları mı yapılacak?!

Bir diğer konu; Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, ülkemizin bombardımana katılmayacağını, görevinin yardım ve denetlemelerle sınırlı olduğunu açıkladı. İyi de, NATO bombardımana karar verirken Ankara ne yapacak? Ortak karar alırken veto mu edecek? Haftaya pazartesi, NATO Genel Sekreteri Rasmussen Ankara’da olacak. Umarım o zamana kadar Washington tereddütlerinden kurtulur ve ortak bir tutum bulunur. Aksi halde NATO’nun Libya girişimi çökme tehlikesi ile karşı karşıya...

TÜSİAD’ın bir çuval inciri...

Gerçekten yanılmışız. Anayasa taslağı açıklandığı zaman heyecanlanmıştım. TÜSİAD’ın eski tutumu aklıma gelmiş ve “darbeci geçmişlerini temizliyorlar” demiştim. Hatırlasanıza, İstanbul sermayesi geçmiş her darbenin destekçiliğini yapmış, büyük patronlar hiç çekinmeden “asker ne yapacaksa yapmalı” demeçleri vermişlerdi. Onlar için, TSK devleti temsil eder, devlet de ihaleleriyle sevdiği patronları zenginleştirirdi. Rekabet sevilmediği için, İstanbul sermayesi statükonun bozulmamasına özen gösterirdi. İşte böyle bir geçmişi olan TÜSİAD’ın, o son derece liberal anayasa taslağı çıkınca, “Tamam, bu defa Türkiye gerçekten değişiyor” demiştim. Neredeee... Besbelli ağır toplar hemen harekete geçmiş, eski alışkanlıklarıyla, Ümit-Cem Boyner çiftine derslerini vermişler.

Ümit Boyner keşke istifa etse

Cem Boyner, ortaya bir fikir atmıştı. İnsancıl bir tutumla, “Kişi mutluluğu, ülke bölünmesinden daha önemli” demişti. Ne var bunda? Kişisel bir yaklaşım. Karşı görüş çıkarırsınız, olur biter. Anayasa taslağı, “değiştirilemez üç maddenin dahi değiştirilebileceğine” değinmişti. Ne var bunda? Allah’ın emri mi? En sonunda, buna da itiraz edersiniz. Farklı görüş ortaya atarsınız. Oysa, 11 maddelik ültimatom gibi bir açıklamayla, TÜSİAD gurur duyduğu bir çalışmayı mahvetti. Keşke açıklama öncesinde, eski-yeni ağır toplara sorsalar ve ortak bir görüş oluştursalardı da, kendilerini sonradan böylesine küçük düşürmeselerdi. Şimdi kalkıp “Bu rapor bizim değil. Yazanları bağlar” demek çok ayıp oldu. Değerli bilim adamlarını da küçük düşürdüler. Bundan sonra TÜSİAD’a kim inanır, TÜSİAD’ı kim ciddiye alır? Kendi içinde en basit bir iletişimi dahi beceremeyen o koskoca patronlar da, meğer birer kağıttan kaplanmış. Bundan sonra artık, gövde gösterisi yapar gibi, Ankara veya yurt dışı turlar yapmaktan, akıl vermekten de vazgeçmeliler. TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner’e üzüldüm. Eminim, istifayı dahi düşünmüştür. Keşke görevi bıraksa. TÜSİAD’ın yeni bir Türkiye’yi taşıyamayacağı açıkça ortaya çıktı.

Adnan başkan yapma bunu...

Adnan Polat, seçime mi gidecek yoksa mahkemeye mi başvuracak? Mahkemeye gitmek Polat’ın 2012’ye kadar kulübün başında kalmasına yol açacak. Acaba değer mi? GS Başkanlığı gönül işidir. Hele mahkeme kararlarıyla, zorla sürdürülemez. Ben Adnan Polat’ın, sırf bir daha başkanlık koltuğuna oturmak için böyle bir adım atacağını sanmıyorum. Ancak kimse, mahkemeden durdurma kararı alınmasını, benim gibi yorumlamaz. Bunu Polat’ın hırsına verir. İşte bundan dolayı zaten tadı kaçmış bir işi daha fazla çirkinleştirmemek gerekir.

İnternet ile ne polis ne savcı başa çıkabilir

İnternet sonunda, ne polis korkusunu ne de savcıların tehditlerini dinledi ve “İmamın Ordusu” kitabı dağıtılıverdi. Hadi bakalım, şimdi milyonlara karşı soruşturma açsınlar, polisler bilgisayarlara el koysunlar! Artık yepyeni bir çağdayız ve yargımızın da kendini buna alıştırması gerekiyor. Yasalar değişmeli, kafalar farklı işlemeye başlamalı. Sürek avına çıkmaktan vazgeçilmeli. İnternetle kimse başa çıkamaz. Şimdi “İmamın Ordusu”nun ne biçim bir örgüt dökümanı (!) olduğunu daha iyi anlayacağız. Büyük olasılıkla da hayal kırıklığına uğrayacağız.

Özdil’den bir buket

Yılmaz Özdil, medyamızda pek örneği görülemeyen bir yazar. Hürriyet’te başladığı günden itibaren de, kendini sürekli yeniliyor, farklılaştırıyor. Görüşleriyle uyuşmasanız dahi, Yılmaz Özdil’i mutlaka okuma ihtiyacı duyarsınız. Son derece ilginç bir dil kullanıyor ve en önemlisi benim başka hiçbir köşe yazarında görmediğim bir anlatımı var. Öyle açılar buluyor, öyle bir dille hitap ediyor ki, kendinizi ister istemez okumak zorunda hissediyorsunuz. Liberal görüşü sevmez. Tarafsız yaklaşımı da sevmez. Yılmaz Özdil, taraftır ve ödün vermez. Benim dünyam ve yaklaşımım bambaşka. Zaten eleştirilerinden ben de zaman zaman payımı almışımdır. Ancak mutlaka okurum. Doğan Kitap’tan çıkan yeni kitabında (İsim, Şehir, Hayvan) köşe yazılarının top 100’ünü seçmiş. Yılmaz Özdil hayranlarının kaçırmaması, Özdil’in görüşlerini paylaşmayanların da yazı okuma adına hemen alması gereken bir kitap.

Türmen’in yeri dolmayacak...

Rıza Türmen, bu hafta içinde veda etti ve Milliyet’teki köşesini bıraktı. Siyasete gireceğini açıkladı ve gitti. Türmen’in yazıları kolay okunmayan cinstendi ancak hepimizi öylesine güzel aydınlatır, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) demokrasi ve fikir özgürlükleri konusundaki yaklaşımını o kadar “tarafsız” biçimde yansıtırdı ki, adeta her yazısı oksijen gibi gelirdi. Türk yargısının anlaşılmaz dili ve her türlü yoruma açık, o garip koridorlarından bizi çıkarıp, basit bir şekilde uluslararası uygulamayı anlatırdı. Türmen bizler için bir kayıp oldu ancak bugüne kadarki katkılarına da çok teşekkür borcumuz var.

İdris Akyüz de medya yerine siyaseti seçti...

Gazeteciler genelde meslekleriyle övünürler ve siyasetten uzak dururlar. Bir liderin iki dudağı arasına girmek istemezler. Kendi işlerini iyi yaparak, topluma daha fazla yarar sağladıklarına, daha etkili olduklarına inanırlar. Ancak bu kural giderek değişiyor. Gazeteciler, mesleklerinin değil de, siyasetin daha etkinleştiğini görüyor olacaklar ki, teker teker saf değiştiriyorlar. İdris Akyüz bu kervana katılanlardan sonuncusu. “...Çağdaş cumhuriyeti korkmadan korumak, hukukun keyfileştirilmesini engellemek için...” kolları sıvadı ve CHP’den aday adayı oldu. Akyüz, mert adamdır. Yolu açık olsun.