'IMF olmasa da olur' cephesi giderek güçleniyor
25 Eylül 2009

Krizin başlarında ‘IMF ile devam’ cephesi oldukça genişti. Cephenin bir ucu Anadolu’ya, bir ucu TÜSİAD’a (Türk Sanayici ve İşadamları Derneği), bir ucu da ekonomistlere kadar uzanıyordu. MÜSİAD (Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği) başta olmak üzere AKP’ye çok yakın bazı iş örgütleri ve işadamları ‘IMF’ye gerek yok’ görüşünü baştan beri savunuyorlar.

Onlarda bir değişiklik yine yok. Ancak, son 2-3 aydır geniş bir yelpazenin giderek ‘IMF’siz hayat’ görüşünü savundukları dikkatimi çekiyor. Bir dönem ‘Asla’ diye başlayan bankacılar arasında bile bu ruh halinin yaygınlaştığını gözlemliyorum. Belki de bunun arkasında, “En kötü günleri IMF’siz geride bıraktık. Şimdi büyüme başlarken niye IMF’ye bağlanalım?” görüşü vardır. Çünkü, IMF’li hayat, önemli ölçüde güven getirdiği gibi, kamu kaynaklarını da bağlayacağı için, bazı sektörleri olumsuz etkileyebilecek.

Ekonomistler ne diyor?

IMF’siz hayatın cephe genişliğini geçtiğimiz hafta içinde bir araya geldiğimiz ekonomistlerde de gözlemledim. Geniş Açı adlı dergimiz için yaptığımız toplantıda, Deniz Gökçe, Prof. Dr. Taner Berksoy, Ercan Kumcu, Ege Cansen ve İş Yatırım Araştırma Müdürü Serhat Gürleyen’e şu soruyu yönelttim: “IMF’siz yola devam etmek mümkün mü?” Kumcu, diğerlerinden ayrıştığını şu sözlerle ortaya koydu: “IMF’yle anlaşmak gerektiğini düşünüyorum. IMF anlaşması olmadan, Türkiye bir program açıklarsa, bunun hiçbir kıymeti olmaz.

Aksine Türkiye’nin kendi krizini kendisinin yaratmakta olduğu konusunda ciddi şüphelerim var.” Prof. Berksoy, Gökçe, Cansen ve Gürleyen ise “Mali Kural’ın uygulanması koşuluyla, IMF olmadan da olur” dedi. Bu görüşler beni 2009’un başına götürdü. Bir büyük banka genel müdürüne aynı soruyu geçen yıl sormuştum: “IMF’siz devamı düşünmek bile istemiyorum” yanıtını almıştım.

Şimdi aynı genel müdürden, ekonomistlerle aynı görüşte olduğunu duydum. Ortada böyle bir tablo varken, acaba hükümet IMF ile devam edecek mi? Bunun yanıtını almaya az kaldı galiba.

                                                                ************

Bu tabloyu değiştirmek gerekiyor

 Evet, bu sayfada gördüğünüz tabloya dikkatli bakın... Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ülkelerindeki tüketim harcamalarının, ana gruplara göre dağılımını gösteriyor. Bu tüketim kalıbı, aynı zamanda ülkenin, ülke insanının ne kadar geliştiğini de ortaya koyuyor.

Gelişmekte olan ya da yoksul ülkelerde vatandaş, gelirinin ya da harcamasının önemli bölümünü gıda ve ev kirasına harcar. Oradan artan ile giyinir, ısınır, aydınlanır, sağlıklı kalmaya gayret eder... Artarsa çocuklarını eğitir, daha da parası varsa dışarıda yemeğe gider, eğlenir... Buradan artarsa seyahate çıkar ve tasarruf eder.

Türk vatandaşı, 2008 yılı sonu verilerine göre, harcamasının yüzde 50’sini kira ve gıda için yapıyor. Yani hayatta kalmak için harcıyor. Bu iki kalemin AB ülkelerindeki payı ise yüzde 33 düzeyinde... AB’nin gelişmiş ülkelerinde bu oran yüzde 30’ların altına da iniyor.

AB ile arada ne var?

Türkiye ile AB’yi ayıran fark sadece bu kadar da değil. Sağlık ve eğlenceye ayrılan paylar arasında da ciddi açık var. Türk vatandaşı kültür ve eğlenceye yüzde 2.5, AB vatandaşı ise yüzde 9.7 gibi yüksek pay ayırabiliyor. Sağlıkta ise bu oran AB’de yüzde 3.4, Türkiye’de yüzde 1.9 düzeyinde. 2008’in görünümü böyle.

2003 rakamlarına bakarsak, daha iyi durumda olduğumuzu söyleyebiliriz. O tarihte gıda ve konutun payı yüzde 56’lara yaklaşıyormuş. Gıdanın payı azalmış, konutun ise neredeyse aynı kalmış. Artan paralar ise ulaştırma ve sınırlı miktarda birkaç harcama kalemine gitmiş. Fakat, AB yolundaki Türkiye’ye bu rakamlar yetmez. Vatandaşına daha çok eğitim, kültür, sağlık, teknoloji olanaklarına ulaşacak bir refah ortamı hazırlaması gerekiyor.