İcra dosyası sayısı 20 milyona gidiyor
15 Şubat 2011

yazınca, arayan okurlar, yerel gazete ve internet sitelerindeki ‘icra haberlerine’ dikkat çektiler. ‘Her şey o kadar da parlak değil’ diyenler oldu. Adalet Bakanlığı, icrayla ilgili istatistikleri 1 yıl gecikmeli olarak yayınlıyor. O nedenle 2010 yılına yönelik rakamları bulmak mümkün değil. Ancak, yerel gazetelerin, adliyelerden aldıkları rakamlardan fikir edinmek de mümkün. Örneğin, en son gittiğim il olan Gaziantep’te 2010’u 35 binle kapatan icra dosyası sayısı, Ocak ayında 40 bine ulaşmış.

[[HAFTAYA]]

İllerden gelen haberler

Malatya’daki 5 icra müdürlüğünde 98 bin 760 dosya varmış. Afyon’da ise 20 bini 2010’da gelmek üzere bekleyen icra dosyası sayısı 100 bini geçmiş. Zonguldak’ta 615 bin nüfusa karşılık 150 bin icra dosyasının olduğu açıklanmış... Yerel basını tarayınca her il için rakam bulmak mümkün... Adalet Bakanlığı’nın 2009 yılı verileri de artış trendini destekliyor. Adliyelerde bekleyen icra dosyası sayısı 17.8 milyonu geçmiş. 18 milyonun üstünde hane sayısı olduğunu dikkate alırsak bir hayli yüksek oran olduğu söylenebilir. Ancak, unutmamalı... 2010’daki iyileşme nedeniyle bu rakamdaki artış önceki yıllardan daha düşük olmuştur. Yine unutmamalı ki bu yığılmada, geç işleyen ‘adaletin’ de payı büyük.

Acı gerçek mi, inkar mı?

Nokia’nın Başkanı ve CEO’su Stephen Elop’un geçen hafta çalışanlarına attığı email, bir anda bütün dünyanın gündemine oturdu. Cep telefonu pazarının 1 numarası, Apple başta olmak üzere rakiplerin yükselişiyle doğan tehlikeye dikkat çekiyor ve ‘Üzerinde durduğumuz platform yanıyor’ diye uyarıyordu: ‘Acil bir şeyler yapmalıyız.’ Elop’un bu uyarısı bütün dünyada yankılandı. Herkesten farklı ses çıktı. Eleştirenler, doğruyu söylediği için haklı bulanlar oldu. ‘CEO’ya bak, yenilgiyi kabul ediyor’ görüşünü dile getirenleri de gördük. Ben Stephen Elop’un doğru yaptığına inananlardanım. Bir gerçeğin altını çizmiş ve ‘inkara’ başvuracağına, yakın, tehlikeyi, basına sızacağını bile bile dile getirmiş.

Tehlikeyi kabullenmek

Eğer iş dünyasının klasik yolundan gitseydi, içinde bulunduğu durumu ‘inkar’ edecek ve ‘Biz hâlâ lideriz, işler yolunda’ diyerek, daha önce cep telefonu pazarında birinci olanların durumuna düşecekti. Oysa, ‘Nokia, kritik bir kavşakta. İlerleyebilmemiz için ciddi anlamda değişime ihtiyaç var’ diyerek ‘inkar hastalığını’ yendiğini de ortaya koydu. Bu nedenle Nokia CEO’sunun yaptığı doğru ve örnek bir davranıştır. Prof. Richard Tedlow’un ‘Denial’ (İnkar) kitabında altını çizdiği gibi, ‘şirketler mezarlığı’, ‘işler yolunda, hâlâ lideriz’ diyenlerle dolu. Efsane işadamı Henry Ford bile, ünlü T Modeli’nin sürekli başarısına o kadar inanmış ve gelen rakipleri o denli ‘inkar’ etmişti ki General Motors’a başarıya giden yolu açmıştı. ‘Denial’ kitabı sanıyorum Türkiye’de yayınlanmadı. Sadece adı için bile alınacak bu kitaptan, Stephen Olep’in yaklaşımını da dikkate alıp, birkaç saptamayı paylaşmak istiyorum. Çünkü, Türkiye’de de ‘inkarın’ ciddi bir yaklaşım olduğuna inanıyorum. ‘İnkarcı’ yönetici tipini şöyle tanımlıyor Prof. Tedlow:

- Ürününün buharlaştığını ve pazarın onunla ilgilenmediğini kabullenmez, güçlü bir rakibin ortaya çıktığını inkar eder.

- Bu nedenle de güçlü bir karşılık veremez, günlük önlemlere başvurur.

- Birisi kötü haber getirdiğinde ona inanmak yerine, getireni işten kovmayı tercih eder.

- Rakibin sunduğu yeni bir teknoloji ya da stratejinin işe yaramayacağına inanır.

İnkarcı olmamak için

Prof. Tedlow, kitabın ilerleyen bölümlerinde, ‘inkarcı’ durumuna düşmemek için önerilerde de bulunuyor: Bu durumlarda sakın kriz çıkmasını beklemeyin, çünkü çok geç kalırsınız. İnkar bir kuraldır, istisna değildir. Bunun sizin şirketin başına gelmeyeceğini düşünüyorsanız, yanılırsınız.’ İkinci önerisi ise Nokia’nın CEO’sunun yaptığını doğruluyor. Çünkü, Prof. Tedlow, ‘Mutlaka doğruyu söylemeniz gerekiyor. Çalışanlarınıza doğruyu söylememeleri konusunda ısrar edemezsiniz. Hatta onları kışkırtın.’ Böyle bakınca, Nokia’nın CEO’su, zamanında gerçeği görüp, önlemini almış görünüyor. Bundan sonrasını ise yaşayıp göreceğiz.

Mağaza arzı, talebe yetişmiyor

Son dönemde hangi perakendeci ve bankacıyla görüşsem, aynı sorundan şikayet ediyorlar. Özellikle Anadolu’da mağaza ve şube için yer bulamadıklarına, bu nedenle tahmin ettiklerinden daha yavaş yol aldıklarına dikkat çekiyorlar. Örneğin Kahramanmaraş’ta şube ya da banka açacaksanız, mutlaka Trabzon Caddesi’nde bayrağınızı dalgalandırmanız gerekiyor. Van’da, Balıkesir’de, Kars’ta aynı şekilde bir önemli cadde var ve herkes onun üzerine odaklanıyor. Son dönemde açılan AVM’ler ve iş merkezleri, buna bir ölçüde çözüm olsa bile, özellikle perakendecilerin büyüme iştahı ve cadde üstünde bulunma istekleri, sıkıntıyı artırıyor.

‘Zincir’ler sıkıntı yaratıyor

Perakendeciliğin organizeye dönüşme oranı, mağazalaşmanın ve uygun mekan bulma sorununun devam edeceğini gösteriyor. Çünkü, Türkiye’de ‘zincirleşme oranı’ henüz yüzde 20’leri bulabilmiş durumda... ‘2’den fazla mağazası olma, 10’dan fazla ilde bulunma’ olarak ifade edilen ‘zincir mağazacılık’ konumuna Türkiye’de 50 bin işyerinin ulaştığı tahmin ediliyor. Sektörden sektöre değişmekle birlikte daha alınacak epey yol var. Örneğin, gıdada zincirleşme oranı yüzde 38-40, tekstilde yüzde 30 ve teknolojide yüzde 20 düzeyinde. Ev tekstili, mobilya, kırtasiye, kozmetik gibi alanlarda bu oranlar yüzde 20’nin de altında seyrediyor. Eğer Türkiye önümüzdeki dönemde yüzde 5 üstünde büyüyecek ve perakendeciler de ataklarına devam edecekse, 5 yılda 10 binin üstünde mağaza açılması mümkün görünüyor. Bunun için de AVM’ler dışında, şehir içinde, ana caddeler üstünde yeni yerler açılması gerekiyor. Ya da geleneksel perakendeciler (bakkal, kırtasiye, tuhafiye) kapanacak, yerlerine daha yüksek kiralarla zincirler girecek.