Yeni Yazısı > İbo in Cleveland - 24.10.2010

İbo in Cleveland
24 Ekim 2010

(Bu yazı 17.10.2010 tarihli Pazar Postası'ndan alınmıştır)

Dünyanın bir ucunda, Cleveland’dayız. Çok değil, daha bir haftadır burada olmamıza rağmen Türk çayını, ekmeğini, beyaz peynirini, zeytinini, yemeklerimizi özlemeye başladık bile.
Birkaç mahalle büyüklüğünde, 40.000 kişinin çalıştığı dev hastane kampüsünde kendimize bir yaşam alanı yaratmaya çalışıyoruz. Gazetelerimizi takip etmek, maçların sonuçlarını ve memlekette havanın nasıl olduğunu öğrenmek bile iyi geliyor bize.
Sokaklarda in cin top oynuyor. ‘Hadi burası hastane kampüsü, şehir merkezine gidelim, orası kalabalıktır’ diyoruz. Ama şehir merkezi denilen yer daha da ıssız. Hava güzel olmasına rağmen, etraf bomboş. Türküz ya, illa bir çift laf edecek birilerini arıyoruz. Hastanenin ve otelin aşırı yağlı, şekerli, bol kalorili, az seçenekli yemeklerinden ümidi kesince, çemberi genişletip başka alternatifler bulmak üzere dışarı açılıyoruz. Bizi kampüsün dışına çıkaran şoförün Mısırlı olduğunu öğrenince başlıyoruz muhabbete. Derken, Mısırlı bir CD koyuyor ve İbrahim Tatlıses çalmaya başlıyor arabada. Meğer büyük bir İbo hayranıymış. Tabii havaya giriyoruz. Sohbet koyulaşıyor ve burada ‘Anatolia’ adında çok iyi bir Türk restoranı olduğunu söylüyor bize.
Akşamında, soluğu ‘Anatolia’da alıyoruz. İçerideki çoğunluğu Amerikalılar’ın oluşturduğunu fark edince, buranın sadece Türkler tarafından tercih edilen bir yer olmadığını anlayıp, gururlanıyoruz. Restoran sahibi, İstanbul sevdalısı Yaşar Bey’le tanışınca, Türk yemeklerinden başlayıp, politikadan, tarihe uzanan derin bir muhabbete dalıyoruz. Mercimek çorbasını içtikten sonra kendimize gelmeye başlıyor, humus, kuzu şiş, kazandibi derken, taze demlenmiş Türk çayını da içince ‘tamam’ oluyoruz. Biraz türkü, biraz şarkı, bir tas çorba, ince bellide çay ve güzel sohbet... Nerede olursak olalım, ‘iyi hissetmek’ için çok da fazla şeye ihtiyacımız olmadığını bir kez daha anlıyoruz.

Tüketimde son nokta

Amerika’nın tüketim toplumu olduğunu hepimiz biliyoruz ama buradaki en sıradan markette bile gördüklerimiz karşısında hayrete düşebiliyoruz hala. Akla hayale gelmeyecek ürünler yaratıp, bunlara sanki ihtiyacımız varmış gibi hissetmemizi sağlama konusunda ‘bir numara’ oldukları kesin.
Her bir ürünün yüzlerce çeşidinin olmasının yanısıra, öyle ürünler yaratmışlar ki, hayallerimizin sınırlarını zorluyorlar. İlk aklıma gelenler: Jean şort görünümlü çocuk bezi; köpekler için bir tarafında su kabı, bir tarafında mama kabı olan yemek masası; antibiyotikli yara bantı; ruj görünümlü oje; çocuklar için mide yanmasını gideren sakız tadında çiğneme tableti; kadınlar için popoyu dik ve dolgun gösteren dolgu maddeli malzemeler ve daha neler neler...
Vitaminler envai çeşit, kişisel bakım ve güzellik sektörleri inanılmaz gelişmiş, tıp alanında zaten en tepedeler. Ama ‘Kendilerine hayırları yok’ derler ya, nüfusun çok büyük bir çoğunluğu aşırı kilolu. Obezite had safhada.
Sağlığınızı düşünüyoruz’ deyip sokaklarda bile sigara içmeyi yasaklamışlar ama, o kadar sağlıksız ve bilinçsiz besleniyorlar ki, insan inanamıyor aşırı kilolarına rağmen yedikleri şeyleri görünce.
Ezcümle, sadece tüketimde değil, şişmanlıkta da son noktadalar. ‘Amerikan tarzı yaşam’a özenenler, gelecekleri noktayı gelip bir de burada görsünler.

Kustarica Portakal'ı ekşitti

Kimilerine göre dünya çapında bir sanatçı Boşnak asıllı Sırp yönetmen Emir Kusturica. Olabilir. İsteyen, kendisini istediği yere davet edebilir. Ama tutumlarıyla Sırp zulmünü savunmuş olan ve bu zulüm esnasında tecavüze uğrayan kadınlarla ilgili olarak ‘Kürtaj olurlar, sorun hallolur’ tarzında bir yaklaşımı olan bir sanatçının -sırf dünya çapında biri diye- Kültür ve Turizm Bakanı tarafından kucaklanmasını beklemek haksızlık olur.
Sadece Bakan Ertuğrul Günay değil, yönetmen Semih Kaplanoğlu da Kusturica’nın Antalya Film Festivali’ne katılımını protesto ederek yerinde bir duruş sergiledi. Kimileri bu protestoları tamamen politik bulduklarını ifade ederek, konuyu partiler arası çekişmeye yordu. Tabii ki protesto politik bir eylemdir, tıpkı sanatın da politik bir duruş içermesi gibi.
‘Ben sanatçıyım, benim politikayla işim olmaz’
söylemi geçerliliğini çoktan yitirmiş, hele de Kusturica için hiçbir zaman geçerli olmamıştır.
Velhasıl kelam, Kusturica, bizim Altın Portakal’ı fena halde ekşitmiştir.
Umarız gelecek sene bu ekşi tadı giderecek konuklarımız olur.

Eleştiriliyorum öyleyse varım 

Emina Sandal’ı bir mağazada yakından görmüştüm. Gerçekten çok çarpıcı ve çok güzel bir kadın. Şarkılarını hiç dinlemedim ama ülkesinde çok beğenildiğini duydum. Şimdilerde Lale Devri adlı bir dizide oynuyor ve oyunculuğu ile ilgili sert bir şekilde eleştiriliyormuş.
Henüz birkaç bölümü yayınlanmış bir dizi için niçin bu kadar sert bir şekilde eleştirildiğine anlam veremediğini açıklayan Sandal, kendisini eleştirenlerin çok pişman olacağını, daha hiçbir şey görmediklerini söylemiş. Eşi Mustafa Sandal’ın ‘Eleştirilmiyorsan ortada bir sorun vardır. Birilerini rahatsız etmiyorsan başarısız olmuşsun demektir’ sözleriyle kendisini motive ettiğini açıklamış.
Eleştiriler karşısında hemen savunmaya geçmek, eleştirildiğimiz zaman aslında kıskanıldığımızı düşünmek gibi bir inancımız var milletçe. Özellikle de güzel kadınlar teselli buluyorlar bu fikirde. Oysa ‘Daha yeniyim. Oyunculuğu çok seviyorum ve daha iyi olacağıma inanıyorum’ demek çok daha olumlu bir yaklaşım.
En iyi oyuncuların bazen figüranlık yaparken, bazen de kısacık rollerde keşfedildiğini düşünecek olursak, üç bölümlük bir başrol oyunculuğunu eleştirmek gayet normal ayrıca. On sene bekleyecek değiliz birinin oyunculuğu hakkında konuşmak için herhalde.
Eleştirilere kulak tıkamaz ve mütevazı olmayı başarırsa, hala bir şansı olabilir kanımca.