Güzel olduğunuz kadar küstahsınız da...
13 Şubat 2011

Yeşilçam’ın ‘Küçük Hanımefendileri’nin en sık duyduğu cümlelerden biri bu olsa gerek. Fakir ama gururlu genç, ‘esas kız’a duyduğu ilgiyi bir şekilde göstermeli ama aynı zamanda da küçük düşmemelidir. Eh, o yıllarda şimdiki gibi değildir flört. Sırf bu cümleyi sarf etmek bile hikayeyi ‘yükseliş’e geçirir. Yeşilçam filmlerinin, aşk‘a, kadın ve erkek ilişkilerine, hayata dair değer yargılarımızın oluşmasına katkısını kim yadsıyabilir? ‘İyi kadın/kötü kadın’, ‘İyi adam/kötü adam’ algılarımızın gerisinde bu filmlerin payı az mıdır?
Kadınların sinema ve medyaya katılımını sağlama amacını güden Filmmor Kadın Kooperatifi, Türk sinemasında kadınların ne şekilde gösterildiğini inceliyor ve ortaya ‘Masum, Küstah, Fettan’ isimli bir belgesel film çıkıyor. Filmin yönetmeni Melek Özman, Türk sinemasında kadınların nadiren ‘anlatıcı’ olduğunu, çoğunlukla ‘masum, küstah ve fettan’ ama daima iki boyutlu olarak gösterildiklerini ifade ediyor. Ya ‘mutlak iyi’, ya da ‘mutlak kötü’ olan bu iki boyutlu kadınlar, hep bir erkeğin korumasına muhtaçlar. Genelde iftiraya maruz kalıyor, elleriyle yüzlerini kapatıp hıçkırıklar içerisinde ağlarken evden kovuluyor, masum oldukları ortaya çıkana kadar da ya verem oluyor ya da ölüyorlar. Evin dışında geçirdikleri süre içinde de ya pavyonda çalışıyor ya da kötü yola düşüyorlar.
Biletleri satın alanların, filmleri yapanların ve yazanların ‘erkekler’ olduğu Türk sinemasının esas tüketicileri ise kuşkusuz ‘kadınlar’.
Tüketicisinin bu kadar sessiz ve geride kaldığı, hep ‘anlatılan’ olduğu başka bir üretim alanı var mıdır bilmiyorum ama şu bir gerçek ki, Türk sinemasına hayat veren bu güzel kadınlar, hafızalarımızda silinmeyecek izler bıraktılar.
Masum ya da fettan, küstah veya değil, her birini hayranlıkla izledik, sevdik ve daha onlarca kez izlesek doymayız...

Kehanetler ve devrimler

1990’lı yıllarda, geleceğe dair kehanetler ‘iddialı’ tezlerle yapılıyordu. Soğuk Savaş geride kalmış; Sovyetler Birliği, Doğu Bloğu dağılmıştı. Huntington, medeniyetler savaşını öngörürken, Fukuyama, tarihin sonunu duyurarak, ideolojilerin yok olacağını savunmuştu.
Yok olacağı düşünülen fikirlerden biri de ‘devrim’di. Fransız İhtilali’nden beri siyaseti şekillendiren ‘devrim fikri’ ve devrimci kültür yok olacaktı. Artık, dünyayı, insan eliyle değiştirmeye dair umudumuz olmayacaktı. ‘Başka bir dünya’ mümkün değildi.
Son günlerde Ortadoğu’da yaşanan olaylar gösterdi ki, ‘devrim fikri’ hala var. Hatta domino etkisiyle ülkeden ülkeye sıçrıyor. ‘Başka bir dünya’nın mümkün olabileceğine inanan kitleler yeniden karşımıza çıktığına göre, nasıl bir dünya/dünyalar kurulacağını hep beraber göreceğiz demektir.
Ne de olsa, ‘Tıpkı bir romanda olduğu gibi, bir devrimin de yaratılması en zor olan kısmı, sonudur’ diyor Tocqueville.

Sporun gülen yüzü

Bizde spor futboldan ibarettir ya, o yüzden spor programı deyince aklımıza ilk futbol programları gelir. Dünyanın en önemli meselesini tartışır havadaki futbol yorumcuları, kimi zaman hakarete varana kadar alevlendirir eleştirilerini. Arada belden aşağı sohbet vs. derken, oldukça maskülen, sevimsiz bir hava çıkar ortaya.
Sporun, futboldan ve asık suratlı yorumculardan ibaret olmadığını hatırlatan spor programı sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Hadi kaliteli, dinamik bir spor programı yaptınız diyelim, ama maharet kadınları da seyirci olarak kazanmak aslında. Bunu, Hakan Artış’ın Skytürk’te yayımlanan programı Sportmen başarıyor işte.
30 yılını basketbola vermiş olan Hakan Artış, her daim gülümseyen yüzü ile hem ünlü konuklarıyla kaliteli sohbetler gerçekleştiriyor hem de birikimlerini aktarıyor. Program partneri Yonca Oskay ise sevimli ve cıvıl cıvıl bir genç kız. Konuklar arasında sık sık başarılı kadın sporcuların yer alması bana göre programın en büyük artısı.
Futboldan başka bir şey konuşulmayan, asık suratlı ağır abilerin programlarından sıkıldık artık. ‘Böyle eli yüzü düzgün, kaliteli ve ‘kadın’lara da hitap eden spor programlarının sayısı artsın’ diyoruz...

Haftanın notları

-Fatih Terim’in kızı Merve Terim, Nahide adlı kulüpte ‘şişme erkekler’ eşliğinde verdiği bekarlığa veda partisinden sonra, Adile Sultan Sarayı’nda da 200 davetlinin katıldığı bir kına gecesi düzenlemiş.
(Bekarlığa veda partisi kıvamında düzenlenen kına gecelerini görmüştük ama her ikisi için de ayrı ayrı, düğün gibi davet verene ilk kez rastlıyoruz. Ne yaparsınız, evliliği ciddi bir sorumluluk olarak görüp evlenirken ağlamak yerine eğlenmek istiyor artık gençler. Kimbilir belki de evliliklerin ömürlerinin giderek kısaldığı bu dönemde ‘Yarın öbür gün ne olacağı belli olmaz, hiç değilse düğünümde, kınamda eğleneyim’ diye düşünüyorlar).
-Kürk giydiği için kendisini eleştirenleri ve kürke karşı çıkanları ‘Paraları yetmediği için kürk alamıyorlar, sonra da bana düşmanca yaklaşıyorlar’ seviyesinde değerlendiren sosyetik güzel Selin İmer verdiği bir röportajda kürk giymeye devam edeceğini belirtmiş. Allah’ın kurduğu dengeye karşı çıkmanın kimseye düşmeyeceğini ifade eden İmer, Afrika’da açlıktan ölen bu kadar insan varken, aklımızı çiftlikte yetiştirilen hayvanlara takmamızın mantıklı olmadığını söylemiş.
(Demek ki Selin Hanım tabiatın dengesinin, hayvanların kürkleri için öldürülmesi, kendisinin de bu kürkleri giymesi şeklinde kurulduğuna inanmış. Öte yandan, çiftlikte yetiştirilen ve korkunç şekillerde öldürülen hayvanlara aklımızı takmamız mantık dışı, ama kendisinin hayvan leşini üzerine giymesi çok mantıklı. Tabii tüm bunların Afrika’daki aç insanlara katkısı da cabası(!)

Bu yazı 6 Şubat 2011 tarihli Pazar Postası'ndan alınmıştır