Yandex.Metrica

Yeni Yazısı > Gerçekten çılgın bir proje - 28.04.2011

Gerçekten çılgın bir proje
28 Nisan 2011

Başbakan’ın açıklaması bitince, ilk tepkim “gerçekten çılgın bir proje” oldu. Henüz tüm ayrıntıları belli olmasa da, Erdoğan’ın kafasındaki fikri anlamak zor değil. Gerçekleştirilmesi ne kadar güç ve pahalı olursa olsun, proje İstanbul’u ve Boğaz’ı büyük oranda rahatlatacak. Yepyeni şehirler kurulacak. Bambaşka bir manzara ile karşı karşıya kalacağız.

[[HAFTAYA]]

Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa, buna benzer bir fikir ilk defa yıllar önce Bülent Ecevit tarafından ortaya atılmış ancak pek üstünde durulmamıştı. Onun geçiş yolu Trakya üzerindendi. Boğaz’daki gemi trafiğini azaltma konusu ise biraz sorunlu görünüyor. Nedeni de Boğaz trafiğinin Montreux Anlaşması’yla düzenlenmiş olması ve geçişlerin bedava yapılması.

Oysa böyle bir kanal açılırsa, geçen gemilerden para alınacak. Kanala o kadar harcama yaptıktan sonra, bedava geçiş düşünülemez tabii... Şimdi her kafadan bir ses çıkacak ve bol bol “yapılamaz ve gereksiz” kelimelerini duyacağız. Durun bakalım, ayrıntıları bir ortaya dökülsün de görelim. Bu kadarıyla dahi, gerçekten çılgın bir proje.

Ankara, Esad’ı hayret ve kaygıyla izliyor

Ankara son derece rahatsız. Başbakan’a yakın çevrelerle konuştum ve rahatsızlığın giderek yayıldığını anladım. Başbakan, Suriye Devlet Başkanı Esad ile şimdiye kadar üç defa görüşmüş, üç defa elçi göndermiş. Bugün de yeni bir elçi gidecek. Verilen mesajlar çok net: “...Aman reformlara devam edin, halka ateş açmayın, zorlamaya girmeyin...” Ancak Ankara’yı hem hayret ettiren hem de kaygılandıran Esad’ın giderek sertleşmesi, giderek bu ayaklanmayı ateş gücüyle bastırabileceğini düşünmesi.

Örneğin geçen cuma namazından sonra olsun, cenazeler sırasında olsun, halka ateş açılmasına göz yumması kaygıları arttırıyor. Ankara’daki izlenim, Suriye rejiminin bir akıntıya kapıldığı; olayları baskı yoluyla önleyecekleri konusunda kendilerinden emin şekilde hareket ettiği ve en tehlikeli gidişin de bu olduğu şeklinde. Ankara’yı daha da korkutan, baskıların ve ölümlerin artması durumunda bir dış müdahalenin gerçekleşmesi. Bunu şimdiden engelleyebilmek için Washington’u da sık sık uyarıyor.

Erdoğan’a gelen istihbarat raporları, Esad’ın hâlâ halkın bir kesiminden destek aldığını ve iktidar kredisinin hâlâ devam ettiğini gösteriyor. Yani Esad, hemen gidici gibi görünmüyor ancak bu tempoda devam ederse, bu sürecin ne kadar devam edeceği konusunda da ciddi soru işaretleri var. Gelişmelerin perde arkası da çok net şekilde bilinmiyor. Zira Suriye’de farklı ipler, değişik kesimlerin elinde. Baas partisi var... Ordu var... İstihbarat var ve Başkan’ın ailesi var. Her birinin beklentisi ve etkisi farklı. Kimin egemen durumda olduğu, örneğin halka ateş açılması konusunda Başkan’ı kimin ikna ettiği tam anlamıyla anlaşılamıyor.

Türkiye, bir yerde çaresiz şekilde izliyor...

Ankara, şu aşamada sözlü temaslar ve tavsiyelerin dışında yapabileceği bir şeyin olmadığı görüşünde. “Ne yapabiliriz ki, asker mi göndereceğiz?” diyen yetkili, Türkiye’nin çaresizliğine dikkat çekti: “...Farkındayız, hem Türkiye hem de Arap ülkeleri bizim sesimizi yükseltmemizi ve Esad’a karşı sert mesajlar vermemizi bekliyor. Öyle bir durumda oyunun dışında kalıyorsunuz ve tüm etkinizi kaybediyorsunuz. Oysa dikkat edin, biz hiç basın üstünden politika yapmıyoruz. Bu da bize güven duymalarını sağlıyor...” Özetlemek gerekirse, Ankara güç durumda ve Başbakan’ın Esad’a uyarılarının dışında ne yapacağını bilemiyor. Gelişmeleri beklemekten, Esad’a tavsiye ve temennileri sık sık tekrarlamaktan başka bir çare de göremiyor.

Suriye patlarsa, bölgeyi de patlatır...

Ankara’daki büyük rahatsızlığın nedenini anlamak için Suriye’ye göz ucuyla bakmak yeterli. Bu ülke belki gözünüze küçük görünüyor olabilir. Oysa Suriye tam bir buz dağına benzer. Suyun üstündeki bölümü önemsiz gelebilir, suyun altında ise, koskocaman bir dağ vardır. Suriye, bölgenin iki ülkesindeki gelişmeleri çok yakından etkiler ve kontrolünde tutar. Bunlardan biri Lübnan’dır. Eskisi kadar olmasa da, Lübnan’ın kaderini elinde tutan Hizbullah, bir yandan İran öte yandan da Suriye tarafından desteklenir ve beslenir.

Suriye, aynı şekilde Filistin sorununda da anahtar konumdadır. Gazze’yi elinde tutan ve çözüm anahtarını cebinde taşıyan Hamas da, yine İran ile birlikte Suriye’nin en başta gelen müşterilerinden biridir. Esad rejiminin sarsılması ve devrilmesi başta İran olmak üzere, bu güçlü müşterileri son derece rahatsız edecek ve dengeleri bozacaktır. Büyük bir güç mücadelesi başlayacak, bu durumdan yararlanmak isteyen İsrail’in de kışkırtmasıyla, ortalık karışacaktır.

Sadece bunlar değil, Suriye’nin iç dengeleri ve etnik yapısı da müthiş bir iç çatışmayı gündeme getirecektir. Şimdi böylesine bir kargaşa içinde, bu gelişmelerin Türkiye’ye yansımasını düşünebiliyor musunuz? Binlerce göçmenin sınıra yığılması... İç hesaplaşma ve Kürtlerin ayaklanmasının Güneydoğu’ya yansıması... Ekonomik ve mali kayıplar da işin cabası... İşte Ankara’nın uykularını kaçıran manzara bu... Esad belki kısa ve orta vadede bu ayaklanmayı kontrol altında tutabilir ancak uzun vadede Suriye’nin aynı kalması ve eski düzenin devam etmesi imkansızdır.

İki yalancıya...

Vatan Gazetesi’nin dedikodu yazarlarından Reha Muhtar dün ilk defa duyduğum bir büyük sansasyonel haber açıkladı. Ben İtalya’da Mehmet Ali Ağca ile röportaj yaptığım zaman oğlum için imzalı resim istemişim. Yuh artık... Yalanın kuyruklusu... Azıcık aklı olan İtalya’da cezaevinde yatan bir katilden böyle bir şey istenmeyeceğini bilir. Eğer gerçekten bunu söylediyse Mehmet Ali Ağca yalancılığını bir kere daha tescil etmiş oluyor. Diğer yalancı Reha Muhtar ise pislik dolu sütununda bu yalanı tekrarlıyor. Ne diyeyim ki?.. İki yalancı bir araya gelmiş. Benim bunlarla uğraşacak vaktim yok.