Gazeteci sorar, siz yanıtlamayın...
19 Şubat 2011

Geçen gün AK Parti Sözcüsü konumunda olan Hüseyin Çelik iktidarı eleştiren muhalefet kanadına yanıt verirken, medyaya da bir uyarıda bulundu. Hepimizin, kimi yakalarsak bir mikrofon uzattığımızı ve aklımıza gelen her soruyu sorduğumuzu söyledi.
Açıkça bizim de bu konuda sorumluluğumuzu bilmemiz gerektiğine dikkat çekti. Ancak bu sorumluluğun sınırlarını çizmedi. Neye göre karar vereceğiz?
Bir devlet adamı gibi mi davranmamız isteniyor yoksa buna siyasetçi gözlükleriyle mi bakacağız?
Gazeteciliğin dışında, hangi değer yargılarıyla hareket etmeliyiz?
Üstelik bizler gazeteciyiz. Haber unsuru olan her şeyi yayınlamak isteriz. Bu amaçla da, ilgili herkese mikrofon uzatırız.
Hüseyin Çelik’in bu yaklaşımı yeni değil.
1960-1990 arasında sık sık tekrarlanırdı. Askeri yönetimlerde daha ileri gidilir ve “Ülkenin bölünmezliği ve laikdemokratik sistemini koruyup kollamak da sizin görevinizdir. Birleşmiş Milletler gözlemcisi gibi davranamazsınız” denirdi.
Ben tam aksini düşünüyorum.

[[HAFTAYA]]


Gazetecinin görevi, devleti kollamak, siyasetçi gibi davranmak değildir. Onun görevi, doğru haber yapmaktır. Mikrofon uzattığı kişinin doğruluğunu kontrol de edemez. Eğer muhatabı yalan söylüyorsa, bu durumdan kendi sorumlu olur, gazeteci değil.
Gazeteci mikrofonu uzatır ancak kimseyi konuşmaya zorlayamaz. Her mikrofon gördüğünde çenesi boşalan politikacılar söylediklerinin hesabını verirler. Kimse gazeteciye “Neden mikrofon uzattın, soru sordun?” diyemez...
Gazeteci sorar, hangi soruya yanıt vereceğine, hangisine vermeyeceğine de siyasetçi karar vermeli. “Ne yapayım, soru sordunuz ben de yanıtladım” yanıtı kabul edilemez.
Bizim meslekte çok iyi bilinen, uluslararası bir deyiş vardır: Aptal soru yoktur. Aptal yanıt vardır.

Ergin Saygun’a geçmiş olsun

Emekli Orgeneral Ergin Saygun, 30 yıldan beri tanıdığım, ailesiyle tanıştığım, evinde yemeğini yediğim ve arkadaşım diyebileceğim bir askerdir. Entelektüel kapasitesi, dünyaya bakışı ve bilgisiyle, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en önde gelen isimlerinden biri olmuştur.
Hoşgörüsü, insanlara yaklaşımı, demokrasiye inancını yakından bildiğim Saygun’un Emret Komutanım kitabımı yazdığım dönemlerdeki katkılarını bildiğim için, bendeki değeri daha büyüktür.
Ergenekon davasına karıştırılması onu herkesten çok sarstı. Gazetelerde okuduğum kadarıyla iki defa kalp krizi geçirmiş.
Dostlarıma kötü günlerinde sırt çevirmem. Göreceksiniz, Saygun sonunda beraat edecek. Yeter ki, bu insanlık dışı, dava boyunca tutukluluk uygulamasına dayanabilsin. Saygun, benim gibi onu yakından tanıyanların vicdanında çoktan beraat etti. Eminim yargı da onun suçsuzluğunu kabul edecektir.

Selçuk Üniversitesi’ne yazık oldu...

Biri bir kuyuya taş atar, yüzlerce kişi çıkaramazmış diye bir söz vardır ya, işte Selçuk Üniversitesi’nin düştüğü durum aynen böyle. İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Orhan Çeker bir cümle sarf etti, bunca yıldır binbir emekle büyütülen bir üniversite kamuoyunda birden bire, dekolte giyinen kadınların saldırıya uğramalarının normal görülmesi gerektiği gibi, çağdışı bir düşünceyle özleştirildi. O güne kadar hiç tanınmayan Prof. Dr. Çeker, bu sözleriyle birden ünlendi ve tüm TV kanallarına çıkıp kendini gösterdi ancak olayın faturası üniversiteye çıktı.
Rektör Prof. Dr. Süleyman Okudan ne kadar kızsa, ne kadar sinirlense haklıdır. Gerçekten de, çok emek verdi ve bu üniversitenin dünya standartlarına çıkarılmasında da büyük katkıları oldu. Ancak gelin görün ki bir yol kazası, onca çalışmayı kamuoyunun gözünde sıfıra düşürdü. Bunlara yol kazası demek daha doğru.
Selçuk Üniversitesi, böyle bir dünya görüşüne sahip olmadığını, rektörünün ağzından dünyaya ilan etti. Bundan sonra gerçek yüzlerini göstermeli ve bu kafaların -ne kadar akademik özgürlük denirse densin- gençleri zehirlemelerini engellemeliler. Hiç değilse, gençlerin farklı görüşleri de algılamalarına yardımcı olmalılar. Geçmiş olsun.

NTV’nin nefis Tarih dergisi

Bir süredir büyük bir merakla izliyorum. Eğer meraklıysanız ve hâlâ görmedinizse NTV’nin aylık Tarih dergisini mutlaka alın. Birazcık ilginiz varsa, kaçırmayın. Hiç ilginiz yoksa dahi bir defalık göz atın. Eminim tiryakisi olacaksınız. Gürsel Güçlü’nün yönetiminde hazırlanıyor. Son derece değerli bir yayın kurulu var. Harika bir baskı ve iç tasarıma sahip. Neden beğeneceksiniz biliyor musunuz? Tarihteki olaylarla bugünü çok başarılı şekilde bir araya getirip, harika bir karışım çıkarmışlar. Murat Bardakçı ile başlayan tarihin popülerleştirilmesinde bu dergi bir adım daha ileri gidiyor. Bayılacaksınız.

‘MAVİ DÜŞ’

Aydın Sezer’in yeni kitabı “Mavi Düş”, Doğan Kitap’tan çıktı. Sezer, 1997 ile 2000 yılları arasında Rusya büyükelçiliğimizde Ticaret Müşaviri olarak Mavi Akım projesinde görev aldı. İşte şimdi “Mavi Düş” kitabı ile bize hem Mavi Akım’ı hem de Rus-Türk ilişkilerini anlatıyor. Mavi Akım, çok önemli bir proje. İlk dillendirildiği tarihlerde “Mavi Düş” demişlerdi imkansızlığına vurgu yapmak için. Ancak 1997’de başlayan çalışmalar 2005’te bitti. Hem bu süreci hem de Rus-Türk ilişkilerini anlamak için güzel bir çalışma olmuş. (Doğan Kitap: 0212 373 77 00)

Osmanlı, Mısırlı muhaliflere ne yaparmış?

Haftalardır Le Monde, New York Times ve Guardian gibi gazetelerden olayları izlerken ikide bir “baltai” adı verilen ve bizde “lümpen” anlamına gelen bir kelime kullanıldığı gözüme çarpıyor. Özellikle de, devletin harekete geçirdiği sokak serserilerinden oluşan bu vurucu güçler Tahrir Meydanı ve diğer kitlesel gösterileri sindirmek üzere örgütlenmişler. Balthagi, bu adamların Arapça adı. Bunu tarihçi bir Arap arkadaşımdan araştırdım, neyin nesi diye. Meğerse deyimin aslı Osmanlı’nın ‘baltacı’larından kaynaklanıyormuş.
Osmanlı döneminde hizaya gelmeyen, çizmeyi aşan ya da devlet-i şahaneye itibar etmeyen Mısır seçkinlerinin ya da ahali arasındaki muhaliflerin, adı üstünde, “balta” ile kafalarını keserlermiş! Mısır Osmanlı yönetiminin özel vurucu gücü imiş.

Saklıköy’ü mutlaka gidip görün...

Sevgililer Günü’nü 12 eski arkadaş birlikte Saklıköy Country Hotel ve Club’da geçirdik. Emekli Büyükelçi Murat Sungar’ın yaş günüydü.
Ünlü Polenezköy’e çok yakın. Şile’ye doğru giderken İshaklı Köyü’ne giriyorsunuz ve muazzam bir ormanlık sahanın ortasında, son derece zevkli hazırlanmış Country Hotel ve Club ile karşılaşıyorsunuz. Son derece modern bir köy inşa edilmiş. Biri Kerpiç Otel, diğeri Fransız stilinde Taş Otel.
Odalarının dekorasyonu tam bir köy evini andırıyor ancak son derece zevkli döşenmiş. At biniliyor... Dışarıda son derece geniş bir havuzu, etrafında şezlongları... Diğer yanda dev mangallardaki ateş üstünde etler pişiyor ve kalın battaniyeler altında, dev ateş etrafında yemek yiyebiliyorsunuz... Köy kahvesi ayrı... Maç seyredebileceğiniz geniş oturma salonu ve iki ayrı restoranı. Son derece kibar personel, çok hızlı bir servis ve harika yemekler. İnsan daha ne isteyebilir ki... Sizlere tavsiye ederim. Aileniz veya sevgilinizle gidilecek çok farklı bir yer. (www.saklikoy.com)