Cumhuriyeti kurtarmak için formül
29 Ekim 2009

Cumhuriyet Bayramını kutluyoruz ama nasıl? Bayram coşkusuyla mı, içimiz kan ağlayarak mı? Tam, aman neyse, bayram öncesi sokak kavgasının eşiğinden dönüldü diye seviniyordum. Bir küçük kıvılcımdan ne yangınlar çıkacaktı. “Kürt açılımı” sürüyor olsaydı plana göre dün ortalık birbirine girecekti. Almanya’dan uçağa konulup gönderilecek 15 PKK’lıyı karşılama adına, konvoy ve şenliklerle İstanbul’un fethi gibi bir şey düzenlenmişti!

İyi de burası Diyarbakır değil; İstanbul. Sadece Kürdü değil, odun ateşinin üstünde dura dura kahve gibi kabarmış Türkü de var! Olası gelişmelere bakıp, gelecek olanlara izin belgesi verilmedi. İçişleri Bakanı “dağdan inmelerin” de, ovadan gelmelerin de şimdilik durdurulduğunu açıkladı. Ortalık yatıştı mı? Ne gezer, biri bize beddua etmiş olmalı. Rahat huzur yok. Kurunun yaşı çıktı. Şimdi demokrasiyi kurtarmak adına her zamanki gibi orduyu boğazlıyoruz. Hem de ne eşliğinde: Ordu göz bebeğimizdir nakaratıyla!

Kamuoyunu günlerce işgal etmiş bir fotokopinin ardından aslını çalıp saklamış ve nihayet savcılara yollamayı akıl etmiş, muhbir subayın, (acaba subay mı?) ülkeyi darbecilerden kurtarma refleksini düşünürken televizyon ekranında Afganistan’dan görüntüler var: Burkalı, cüppeli sarıklı halk, Kuran’ın yırtıldığı fısıltısıyla ayaklanmış, ellerine geçirdikleri her türlü silahla, kışlalara, askere, karakollara saldırıyor. Taliban için cahil ve canı sıkkın bir kalabalığa ‘işgalci askerler kuranı yırttı’ demek ve kışlaya saldırtmak bu kadar kolay. Şimdi Afganistan da nereden mi aklıma geldi?Televizyonda haberleri izliyordum, oradan!

Diyorlar ki “boşver şimdi muhbir subayı, belgeyi neden aldığını, neden beş ay sakladığını; bu operasyonun koskoca bir komplo olup olmadığını. Belgenin içeriği hiç mi önemli değil, bu belgeye göre askerler cunta kurmuş, hükümeti devirecekti, yakalandılar, general istifa etsin, albayı asalım!” Yetmez, hatta orduyu lağvedelim! Böylece ne dağda terörist kovalayabilir, ne de irtica diye başörtüsüne burun kıvırabilir. Ne KKTC’de garantörlük yapabilir, bir taşla çok kuş çözülür. Asker ne diyecek sıkıntısı kalkar, üniversitede, mecliste, devlet dairesinde türban serbest kalır. Hatta Cumhuriyet Bayramları’nda çifte resepsiyon yapma sıkıntısı da biter. Hatta askerlik görevi de kalkar, sadece zenginlerin değil, yoksulların çocukları da gitmez askere! Orduyu lağvedince askeri bölge olduğu için yeşil kalmış bütün alanları TOKİ’ye veririz, içine site dikebilir! Tek sıkıntı var, her gün askere geçiremeyince kimileri ne yazacak? Siyaset sayfalarını azaltır, spor sayfası yaparız, futbol yazarlar, zaten bayılıyorlar!

Sadece kıyafet değil, zihniyet

Torunlarının anneannelerinden daha geride olduğu tek ülke bizimkidir herhalde” diyordu Gülsün Bilgehan Toker, yanında esmer güzeli kızı, merdivenlere dayanmış, sergiyi gezmeye gelmiş kalabalığa dalgın dalgın bakarken. “Bir Cumhuriyet Hanımefendisi, Mevhibe İnönü” sergisi, Cumhuriyetin 86. yıldönümü dolayısıyla İstanbul Moda Akademisi’nde açıldı.

İnönü Vakfı’nın işbirliğiyle düzenlenen sergide Türkiye Cumhuriyeti’nin 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün eşi Mevhibe Hanım’ın 1920’den 1990’lara kadar giydiği kıyafetlerini görmek mümkün. Aslında sergilenen sadece birkaç elbise, ayakkabı, aksesuar değil elbette. Bir zihniyet! Bir dönemin sadece modası değil, cumhuriyetin kuruluşundan sonra tasarlanan Cumhuriyet kadını modeli. Ve torunu Gülsün Bilgehan’ı derin düşüncelere daldıran da bu kıyafetlerin günümüzde çok modern kalmış olması! Şimdi çok farklı bir “moda” ve “cumhuriyet kadını modeli” söz konusu gerek Çankaya’da, gerek tüm yönetim kademelerindeki beylerin eşlerinde!

Bizi en çok çarpan saçların bir telinin bile gözükmeyecek biçimde sımsıkı örtülmüş olmasıysa da tek fark bu değil. Mevhibe Hanım’ın klasik ve özgün kıyafetlerindeki çok usturuplu dekoltesi, kollarını, bacaklarının dizden aşağısını, boynunu da açıkta bırakıyor. Nişantaşı’ndaki sergi bir ay açık. Görmek ve düşünmek isteyenlere...