Yeni Yazısı > Çok önemsiyoruz kendimizi - 24.10.2009

Çok önemsiyoruz kendimizi
24 Ekim 2009

Yılların yan yana sıralarda geçmiş. Yedi yılın neredeyse her günü durmaksızın konuşmuş, ağlamış, gülmüşsün beraber. Hatta beraber disiplin kuruluna verilmişsin. Lise bitmiş, şans bu ya aynı üniversiteyi kazanmışsın. Arada kafa karışıklıklarından kopar gibi olmuşsun ama geçmiş o kadar sağlam ki kopmamışsın. Sonra hayat başlamış. İki taraf için de olabildiğince zor bir hayat üstelik. İş derdi, aile kurma derdi, ilk evlilikler, ilk boşanmalar, çoluk çocuk...

Eskisi gibi görüşmek, her akşam konuşmak mümkün olmasa da devam eden, her karşılaştığında bıraktığın yerden başlayan bir arkadaşlık olmuş. Sonra bir gün hayati olmayan, hatta şimdi baktığımda oldukça da salak bir nedenden biri diğerine küsmüş. Kendi kendine küsmüş ama, ona bir şey söylememiş; sadece yok olmuş. Bir süre sonra niye küstüğünü anlatmış. Pek de tatlı olmayan bir biçimde. O diğeri de cevaben ona çok ağır bir mektup yollamış. Biri o güne özel kızarken, diğeri geçmişte biriktirdiği ne varsa söylemiş. İyice bozulmuş araları. İkisi de huzursuz ama kabullenmişler gibi de bu durumu.

Derken bir sabah, feci bir iş günü için evden çıkmaya hazırlanırken bir telefon geldi. “Duydun mu annesi ölmüş.” Anlattığım ikiliden biri olan benim o anda içim boşaldı, bacaklarım titremeye başladı. Ben ona kızarken, ben ona küserken, sitem ederken o nasıl bir sıkıntı içindeymiş. Üstelik de bana yazdığı mektupta bunu ima etmişti. Ama ben nasıl bir öküzsem sıkıntısının özel hayatına dair olduğunu sanarak üstelemedim, araştırmadım, yapmam gereken hiçbir şeyi yapmadım.

Ya biz gerçekten de kendimizi ne kadar önemsiyoruz ya. Bize yapılan en ufak bir şeyi abartıp kendimizi ne güzel haklı çıkarıyoruz. Bu ego denen aptal şey nasıl da hayatımızı esir almış. Al işte. Sen kendine ne kadar haklı olduğunu anlatırken olana bak. En yakın arkadaşlarından biri, geçmişinin en önemlisi neler yaşıyormuş.

Önce çok ağladım, (ki bu yazıyı yazarken de ağlıyorum) ardından hemen onu aradım. Karşılıklı ağladık. Sonra da koşarak yanına gittim.

Yanında olamadığım zaman telafi edilemez, onu biliyorum ama beni okuyan herkesin huzurunda ondan özür diliyorum. “Affet beni Seda’cım, seni çok seviyorum.”

Anlamazdın ve Yavuz Bingöl

Kanallar arasında sersem sersem gezinirken karşıma Altın Portakal ödül töreni çıktı. Tören geçmiş yıllara göre çok daha mütevazıydı ama bana daha iyi geldi. Burcu Kara bence bugüne kadarki sunucuların en iyisiydi. O da mütevazıydı ama bir o kadar da rahat ve sevimli. Neyse derdim töreni anlatmak değil.

Anonslar arasında birileri çıkıp şarkı söyledi. Hem oyuncu hem de şarkıcı olanlar tercih edilmiş. Orada nasıl duyuluyordu bilmiyorum ama bize yansıyan seslerin çoğu oldukça detoneydi. Ama anlatmak istediğim bu da değil.

Sonlara doğru Burcu Kara Yavuz Bingöl’ü sahneye çağırdı ve orkestra benim damar şarkım olan ‘Anlamazdın’ı çalmaya başladı. Ya bir şarkı bu kadar mı güzel yorumlanır. Billur ses daha çok kadınlar için söylenir ama ben böyle billur sesli bir erkek sanatçı az gördüm. Törende herkes feryat figan bağırarak şarkı söylemeye çalışırken nasıl sakin, nasıl çabasız, nasıl hakkını vererek, nasıl şahane söyledi. Ben bugüne kadar kaçırdığım Yavuz Bingöl konserlerine yanıyorum. Bir daha hayatta kaçırmam.

Bir de bir rica: Olur da yeni bir CD çıkarırsa benim için ‘Anlamazdın’ı da dahil eder mi acaba?

Uzak ve samimi bir ihtimal

İtiraf edeyim, ne ‘Uzak İhtimal’ filmi ne de yönetmeni hakkında fazla bilgim vardı. Sadece yurtdışında ödüller aldığını duymuştum. Daha çok bazı dizilerde ve filmlerde izleyip beğendiğim Görkem Yeltan’ın oyunculuğu için gittim (sonradan öğrendim, senaryoyu yazanlardan biriymiş aynı zamanda). Bunca hayhuyun ve koşturmanın içinde iyi bir mola oldu.

Konu, dünyanın her yerinde ilgi çekecek türden: Genç bir müezzinle bir rahibe adayı arasında filizlenen sevda... Yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun da derdini kabalık yapmadan, kolay yollara sapmadan anlatmaya çalışmış. Görkem Yeltan ve Nadir Sarıbacak da bence çok kıvamında oynamışlar.

Ama en çok hikâyeye fon olan Galata görüntülerini sevdim ben (herhalde lise hayatım Beyoğlu’nda geçtiğinden). Sanki hiç oraya gitmemişim, Kuledibi’nde çay içip sahaflarda dolaşmamışım gibi hissettiğim bile oldu. Demek ki özlemişim oraları. Bir başyapıt değil ‘Uzak İhtimal’. Kusursuz bir film hiç değil. Ama çok içten bir şeyler söylemeye çalışıyor bize. Vakit bulursanız görmenizi tavsiye ederim.

Can’lı Yayın

Bu ara işler deli yoğun. Bazı akşamlar eve geç kalıyorum, Can’ı uyutma faslını da kaçırıyorum. Geç geleceğim zaman sabahtan kendisine bilgi veriyorum. Yine öyle yaptığım günün öğleninde kendisini aradım.

“Can’cım n’apıyorsun?” “Akşam geç geleceğini ve sonra beni koynuna alacağını söyleyeceksen onu biliyorum. Başka bir şey var mı?” “Var, seni çok seviyorum oğlum.” “Tamam. Başka bir şey yoksa kapatıyorum, çok işim var.”