Biz ne demokratız, ne de fikir özgürlüğüne inanırız...
29 Haziran 2012

Gazeteciler de eleştirilir. Dokunulmaz değillerdir. Ayrıca, Medya‘mızın içinde öyleleri var ki, gerçekten yatacak yerleri yoktur. Kimileri için eleştiri sadece küfür etmek, hakaret yağdırmak ve pislik atmaktan ibarettir. Bu konuda ne düşündüğümü bu köşeyi izleyenler gayet iyi bilirler. Şimdi de kendi içimizde bir kavga başlattık.

Başbakan’ın grup toplantısındaki, “satılmış kalemler” konuşmasından hemen sonra başlayan tartışmadan söz ediyorum. Televizyonlarda ve kimi köşe yazılarında, son derece önemli ve Basın Özgürlüğü’nün temeline inen bu tartışma, mesleğimizin özünü ilgilendiriyor: “...Acaba gazeteciler, savaş hali veya gergin durumlarda resmi politikaları eleştirebilirler mi? Yoksa, Milli Birlik ve Beraberlik adına, resmi politikaları mı desteklemeliler?...” Tepkilere neden olan olay, Suriye’nin silahsız bir Türk eğitim uçağını vurması ve bazı köşe yazarlarının da, haklılığımız konusunda kuşku duymaları, örneğin Türk uçağının oralarda uçmasını sorgulamalarıydı.

[[HAFTAYA]]

Kimi meslektaşımıza göre, böyle durumlarda ülkenin çıkarları önde gider ve kimse düşman konumundakilere hak veren bir tutuma giremez. Böyle bir tutum, kamuoyunun moralini bozar. Ülkenin beraberliğine zarar verir. Buna Basın Özgürlüğü denemez. Aklıma, 1982’de İngiltere’nin, Arjantin tarafından işgal edilen Falkland adalarını geri almak için açtığı savaş geldi. Başbakan Thatcher medyanın bir bölümü tarafından yerden yere vuruluyor, devlet kanalı BBC yayınlarında “Biz...” kelimesini kullanmıyor, yerine “İngiliz gemileri...” diyordu. Çok garibime gitmişti. Sorduğumda “Biz Thatcher’in sözcüsü değiliz ki...” yanıtını almıştım.

Bizim basınımızın bu tip olaylardaki genel yaklaşımı, Milli ve Resmi kelimeleriyle özetlenebilir. Bir başka ülke ile gerilim içine girilince, herkesin Ankara’ya hak vermesi, hiçbir politikayı sorgulamaması gereğine inanılır. Bu durum sadece AK Parti iktidarı için geçerli değildir. Bizzat yaşadığım için biliyorum, 1970-80’lerde yaşanan Ege ve Kıbrıs krizlerinde de aynı tepkilerle karşılaşılırdı. Kim ki, bir olay veya uygulanan bir politikada Ankara’yı eleştirir ve Yunanlıları veya Kıbrıs Rumlarına hak verirse, yerden yere vurulurdu. Tahammülümüz yoktur.

Basın özgürlüğü kabul edilmez. İnanmasak dahi, kendimizi abartılı bir Milliyetçilik akımına bırakıveririz. Hep biz haklıyızdır, hep bizim dediğimiz doğrudur. Tam aksini düşünsek dahi, söylememek gerekir. Eleştirene, farklı görüş ortaya atana hemen vatan haini damgası vurulur. Yine bildim bileli, gelmiş geçmiş tüm iktidarlar da, işlerine geldiğinden dolayı böyle düşünürler. Farklı veya eleştirel bakan medyayı hedef alırlar. Gözdağı verirler, korkuturlar. Anlayacağınız, yok “farklı görüşe saygı...” imiş, yok “fikir özgürlüğü...” imiş, inanmayın. Hepimiz işimize geldiği oranda özgürlükçü ve demokratız. Gerisi yalan...

Vize, tarihi değil, çok gecikmiş bir karardır

Yine, gündem nedeniyle bugünlere kadar geciken vize konusuna da değinmek istiyorum. Avrupa Birliği’nin Türklere vize uygulamasını değiştirmek için, AB Komisyonu’nu görevlendirmesi, Davutoğlu tarafından tarihi bir karar olarak nitelendirildi. Bir dışişleri bakanının böyle bir adımı küçümsemesini bekleyemeyiz tabii, ancak malını satarken bizce biraz abartılı davrandı. Bence tarihi değil, çok gecikmiş bir adımdır. Üstelik daha gidilecek çok yol var. Vize kararı, 1974 yılında Almanya tarafından alındı ve giderek tüm AB ülkelerinde uygulanır oldu.

Oysa 1963 tarihli Türkiye-AB anlaşmasına göre, Türk vatandaşlarının serbest dolaşım hakkı vardı. Kim dinler... Almanya’ya Türk işçi akınını kontrol altına alabilmek için, tek taraflı bir kararla vize zorunluluğu başlatıldı. 38 yıldır da hemen her Türk hükümeti bu konuyu masaya yatırdı ancak sonuç alamadı. AB’nin her yeni genişlemesi, Türkler istila edip işlerimize el koyacaklar, korkusunu daha da artırdı. Hiçbir mantığa uymayan, anlaşmalara tümüyle aykırı bir tutum bugünlere kadar sürdürüldü.

AK Parti iktidarı da AB’nin kapısını ısrarla çaldı. Özellikle Egemen Bağış, büyük mücadele verdi. Ancak bu defaki yaklaşım değişik oldu. Krizle birlikte dengeler değişmiş, Türk ekonomisi güçlenmişti. Artık “işçi akınını durdurma” gerekçesi kalmamıştı. Aksine, Avrupa’dan geriye dönüş başlamıştı. Üstelik vize uygulaması, Türk iş adamlarının AB’ye yayılmasını, hatta Türk ihracatını engeller olmuştu.

Sonunda, bu uygulamanın ne kadar mantıksız olduğu anlaşıldı. Bundan böyle uzun bir pazarlık dönemi başlayacak. İlk adımın, uzun süreli vize olması, önceliğin de iş adamlarına, ihracat dalında çalışanlara, öğrencilere ve AB’den gelip Türkiye’de serbestçe çalışabilen meslek sahiplerinin karşılığı Türklere verilmesi gerekiyor. Avrupa biraz akıllıysa, kapılarını şimdilik sıkı sıkıya kapattığı Türk kamuoyunun kalbini kazanmak istiyorsa, vize konusunda abuk subuk hasislikler yapmaz.

Fransa ile yeni sayfa açmak kolay olmayacak


Gündem bu hafta fırtına gibi değiştiği için Fransa ile ilişkilere bir türlü değinememiştim. Oysa, yeni Fransa Devlet Başkanı Hollande ile Erdoğan görüşmesini çok önemsemiştim. Hollande, Türkiye’nin Avrupa’daki yeri konusunda Sarkozy gibi düşünmüyor. Türk-Fransız ilişkilerinin geliştirilmesi gerektiğini savunuyor. Her ne kadar ekonomik-mali kriz bitmeden, Türkiye gibi bir ülkenin tam üyeliğini kimseler düşünmüyor olsa da, uzun vadeli bir tam üyeliğe Hollande’ın itirazı yok.

Hele Sarkozy gibi, durmadan Türkiye aleyhtarı demeç vermeyeceği için, yeni Devlet Başkanı ile ilişkilerimizin düzeleceğini, hiç değilse normale döneceğini söyleyebiliriz. Ancak, Hollande’ın da bir başka sorunu var. O da Ermeni soykırımı iddiaları... Yeni değil, uzun yıllardan beri Hollande, Ermeni görüşüne inanmış bir siyasetçiydi.

Türk yetkililerle her görüşmesinde de, bu tutumunu hiç saklamamıştır. Yeni sayfa açarken bunu gözden kaçırmamak, sonradan “Fransa ihanet etti” gibilerinden hissi demeçler vermemek gerekir. Hele 2015 yaklaşırken, bu iş o kadar da kolay olmayacak. Ya görmezden geleceğiz, veya yine eski günlere döneceğiz. Neyse ki önümüzde 2-3 yıl var. O zamana kadar Hollande ile ne kadar mesafe alabilirsek almaya bakalım...