Bıktık artık, bırakın istedikleri gibi giyinsinler...
08 Ekim 2010

Ben bıktım artık. Türban veya başörtüsü, ne derseniz deyin ancak bu toplum da yoruldu. Yine dönüp dolaşıp üniversitelerde türbanın serbest bırakılıp bırakılmamasını tartışmaya başladık.

Yetti... Açıkçası yetti.

Üniversite yaşına gelmiş olan bir gencin nasıl giyineceğine artık devlet karar vermemeli. Bu çok aşağılayıcı bir yaklaşımdır. O genç kıza “Hayır, sen başını kapatamazsın” dediğimiz zaman, devletten nefret eden bir insan yetiştirdiğimizi anlayamıyoruz. O gencecik kızı ya eğitimsizliğe, cahil kalmaya itiyoruz veya takiye yapıp, peruk takarak, şapka giyerek kendini saklamaya zorluyoruz.

[[HAFTAYA]]

Yıllardan beri aynı kavga. Olayın temelinde de, Türkiye Cumhuriyeti’nin 80 yıllık laik-dinci kavgası yatıyor.

Türban, Necmettin Erbakan’ın 1970’lerde ideolojik bir simge haline dönüştürüp üniversitelere yolladığı zehirli bir hediyedir. İdeolojik bir simgedir.

Aynı türban sorunu, kolaylıkla çözülebilecekken, 1970-80’lerdeki gerginlikler nedeniyle sertleşti. 12 Eylül askerlerinin bağnazlığı nedeniyle giderek kangrenleşti ve bugünlere kadar taşıdığımız bir ayıp durumuna girdi.

Yıllar boyunca da, siyasetçilerimize kavga imkanı hazırlayan, oy potansiyeli yaratan, sırf bundan dolayı da sanki hiçbirinin çözmek istemediği izlenimi yaratan ayıplı bir konudur.

Ancak artık eskiyi geride bırakalım. Dünya değişti, Türkiye değişti.

O defteri kapatalım ve ileriye bakalım.

2010 yılındayız.

Hâlâ bundan 30 yıl önceki gerekçelerle birbirimizi ikna etmeye veya gözünü oymaya çalışmayalım.

Türkiye bugün artık farklı bir Türkiye... “Efendim, bugün üniversitede izin verilirse, yarın devlet müesseselerine de sıçrar” demek yerine, günün koşullarına uyalım.

Her şeyden önce gençlerimizi bu baskıdan kurtaralım.

Oyun oynamaktan, bir bölüm üniversitelerde göz yumulurken, diğer bir bölümünde yasaklamak komikliğinden vazgeçelim.

YÖK’ün yaptığı gibi, arka kapıdan giriş gösteren yapay çözümlerden de vazgeçelim. Bunun siyasetle çözüleceğini bilelim ve siyasetçilerimiz de, türban oyunu oynamaktan vazgeçsinler.

Gençlerimiz de, hizmet vermeye dönük branşta okuyor olsa dahi, ileride hizmet vereceklerse türban takamayacaklarını bilmeli ve kabul etmelilerdir.

Yani başörtüsünün resmi dairelere, yargıya, tıp gibi hizmet veren alanlara giremeyeceğini herkes bilmeli.

Genç kızlarımız da, kendilerini buna hazırlamalılardır.

Kendimizi hırpalamaktan kurtulalım.

Hayatı hem kendimize hem de gençlerimize zehir etmeyelim.

Başbakan AB’yi azarlıyor ancak Türkiye kendi üstüne düşeni yapıyor mu?

Başbakan Tayyip Erdoğan, sık sık Avrupa’yı eleştiriyor ve Türkiye’yi oyalamamaları gerektiğini söylüyor. Yaptığı eleştiri birçok açıdan haklı. Avrupa çifte standart uyguluyor ve Türkiye ile katılma müzakerelerinin mümkün olduğu kadar uzaması için ayak sürüyor.

35 müzakere başlığının 18’i şu veya bu gerekçelerle askıya alındı.

Şimdiye kadar 13 başlık açıldı.

Kimi müzakere halinde, kimi kapatılmayı bekliyor.

Geriye açılabilecek sadece 3 başlık kaldı. Yani nehir kurudu. Bu manzara AB’nin (Avrupa Birliği) ayıbıdır.

Peki buna karşılık Türkiye üstüne düşeni yapıyor mu?

Ankara, 2010-2014 dönemi arasında tüm teknik uyumun gerçekleştirilmesiyle ilgili çalışmaların hızla sürdürülmesi için hükümet kararı aldı. Hatta 2010-2011 Eylem Planı’nı da uygulamaya koydu. Birçok yasa değişikliği hazırlandı, bir bölümü Meclis’ten geçirildi.

Bu çalışmaların amacı, AB’nin kararlarını beklemeden, Türkiye’nin kendini teknik açıdan hazırlaması. 2014’te teknik açıdan hazır duruma gelinmesi.

Şu sıralarda çok önemli bir sınavdan geçilecek.

Önümüzde Rekabet başlığı var. Bu başlığın açılabilmesi için de, devlet yardımlarını yeniden düzenleyen yasanın Meclis’ten geçmesi gerekiyor. Tahmin edebileceğiniz gibi, çok çıkara çomak sokulacak. Tüyler diken diken. Eğer bu yasa geçmezse, başlık açılamayacak.

Geriye, Sosyal Politika ve İstihdam kalıyor.

O alandaki tepki, işverenlerden ve sendikalardan kaynaklanıyor.

İşveren yeni harcama kapısı açılsın istemiyor, sendikalar da güçlerini kaybedecekleri için direniyorlar.

Eğer Türkiye, bu üç başlıkta dik durur ve sözünü tutarsa, Başbakan’ın AB’yi suçlamasının inandırıcılığı, haklılığı artacak.

Aksi halde AB de bize dönüp “Önce siz üstünüze düşeni yapın, sonra bizi suçlayın” diyebilecek.