Yeni Yazısı > Batum'a dava açmayın... - 12.02.2011

Batum'a dava açmayın...
12 Şubat 2011

Yapmayın... Etmeyin... Adalet Bakanı Sadullah Ergin, CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum’a 301’den dava açılmasına izin vermemeli. Neresinden bakılırsa bakılsın Batum’un askerle ilgili “kağıttan kaplan” sözlerinin hakaretle ilgisi yok. Bu bir görüş, bir eleştiridir. Bundan çok daha ağırını, ben dahil nice yazar-çizer, nice AK Partili sarf etmiştir. Başbakan, CHP’nin bir açığını yakaladı ve üstüne gitti, o kadar. Adalet Bakanı’nın durumu güç.

[[HAFTAYA]]

Ya Başbakan’a direnecek ya da son derece hatalı bir yaklaşıma imza atıp, 301’in alanını genişletecek. Batum’un “askeri, Amerikalıların şişirdiği” anlamına gelen sözleri de, ne Türkiye’ye ne de TSK’ya hakaret anlamı taşıyor. Böyle bir dava açılması, 301’in uygulama alanını inanılmaz derece genişletir. Adalet Bakanı, bir mucize yaratıp büyük siyasi riskler (!) almadan bize yargının “tarafsız” kalabileceğini göstermeli.

Artık Pınar’ın yakasını bırakın!

Pınar Selek, devletin “beğenmeyeceği tipte” biri. Neden mi? Bir sosyolog olarak Selek, sokak çocukları, travestiler, seks işçileri, romanlar gibi toplumun dışladığı kesimler ile ilgili araştırmalar yaptı. Bu kesimlerin dışlanmışlıklarını ve sorunlarını duyurmaya çalıştı. Ama bardağı taşıran son damla, Kürt sorununa el atması oldu. 1990’lı yılların sonlarında bu ülkede birçok kişi gibi o da hedef haline geldi. O yıllarda Kürt sorununa devletin baktığı pencere dışından bakanların başlarına neler geldiğini hepimiz biliyoruz. O da Mısır Çarşısı patlaması ile ilişkilendiriliverdi. Aradan yıllar geçti. Pınar Selek’in mahkemesi devam etti. Mahkeme, Selek için iki kez beraat verdi. Ancak Yargıtay bu kararları bozdu. Önceki gün yerel mahkeme kararında direndi ve Selek’in yeniden beraatına karar verdi. Bakalım bundan sonra nasıl bir süreç işleyecek. Yargıtay Genel Kurulu’nun kararı ne olacak? Yeniden yargılama mı başlayacak yoksa yerel mahkemenin kararını onayacak mı? Aslında her şey ortada. Mısır Çarşısı patlamasında görgü tanığı olan kişi bile, “Pınar Selek’i tanımam ben. İşkence altında benden o ifadeleri aldılar” diyor. Selek’in başına bu iş geldiğinde yaşı 27 idi. Şimdi ise 40 yaşında. Gencecik bir insanın, bir aydının hayatından bu kadar yıl çalmamalıyız...

Mısır’da Amerika ve İsrail kazandı

Washington, yeni bir denemeye girdi ve Mısır’da yönetim mühendisliğini sürdürüyor. Mübarek halka direnemedi ve sonunda pes etti. Yardımcısı da gitti ve Mısır’ı orduya bıraktılar. 30 yıllık bir diktatörlük, halk ayaklanmasıyla devrildi. Bundan böyle, hiç değilse eylüldeki başkanlık seçimine kadar ülkeyi askeri konsey yönetecek. İşte işin en tehlikeli yanı da ordunun devreye girmesi. Bu, ABD’nin “zaman kazanma” senaryosudur. Washington, geçişi uzatmak ve bu arada istediği rejimi kurmak istiyor. İstediği formül, ordunun desteklediği bir yönetim şekli. ABD, açıkça Tahrir Meydanı’nı deniyor. Eğer halk bu formüle fazla bir tepki göstermezse, ne âlâ... Aksine olaylar artar ve sokaklar karışırsa, o zaman bir adım daha geri atacak. Yani el yordamıyla yola devam edilecek. Washington’un tek amacı var: İsrail’i rahatsız etmeyecek bir yönetim bulmak, Müslüman Kardeşler’i devre dışı bırakmak. Yoksa, tüm söylemlerin aksine, demokrasi veya insan hakları değil. Göreceksiniz, ABD bu defa amacına ulaşamayacak.

Kıbrıs’ta bu canavarı biz yarattık...

Kıbrıslılara kızmaya hakkımız yok. Oradaki çarpık düzen tamamen bizden kaynaklanıyor. Kendi devlet anlayışımızı götürdük... İşlemeyen bürokrasimizi taşıdık... Abuk sabuk bir ekonomik model oluşturduk. Şimdi kendi yarattığımız bir canavarla kavga ediyoruz. Kabul ediyorum, bu durum böyle sürdürülemez ve mutlaka gerçekçi bir ekonomik-mali düzen kurulmalı. Bunu yaparken çok dikkatli davranmalıyız. Kıbrıslı Türkler, Türkiyeli Türklere benzemezler. Bizler itilip kakılmaya (!) alıştık, onlar alışkın değiller. Bizler ağır sözlere artık tepki göstermiyoruz, onlar gösterirler. Tepeleri attığı zaman anavatana çok zarar da verdirebilirler. Onurlu insanlardır. Onurlarıyla oynamayalım. Kemerleri sıkalım ancak dövmeyelim...

Keçili’nin kaybını kim ödeyecek?

Şu dönemde Türk kamuoyunu en çok rahatsız eden unsurlardan bir diğeri, tutuklu yargılamaların yıllarca sürmesidir. Özellikle Ergenekon davası nedeniyle, haklı olarak kıyametler koparılıyor. Gazetelerde büyük büyük isimler makaleler döşeniyor. Eskiden de aynı uygulamalar vardı ancak kimsenin sesi sedası çıkmazdı. O dönemlerde yargı laik devletin emrindeydi. Laik sistemin korunması yargının en başta gelen göreviydi. Devlet sizi tutuklayıp içeri attı mı, kimse hakkını aramazdı. Size sadece bir tek örnek vereceğim. Bir dönem Türkiye’nin en büyük ve en ünlü reklam ajansı Cen Ajans’ın sahibi Nail Keçili, Egebank soruşturması çerçevesinde tam 1.5 yıl tutuklu yargılandı. Tutukluluk sürecinde, 28 şirketlik bir gruba dönüşen, 2.500 kişiyi çalıştıran, yılda 800 milyonluk cirosu olan bu dev şirketler yok oldu. 1.5 yılın sonunda Keçili aklandı. Beraat etti. Dışarı çıktığında, sadece hayatının en önemli 1.5 yılını değil, tüm işini de kaybetmişti. Bir Allah’ın kulu da, o dönemde çıkıp itiraz etmemişti. Zira yargı, laikliği ve devleti koruyan, dokunulmaz bir kurumdu. Şimdi herkese sormak istiyorum, bir insanı böylesine mahvetmeye kimin hakkı olabilir? Keçili’nin kaybettiği yıllarını ve işini kim tazmin edecek? Ayıp değil mi? Hunharlık değil mi? Asıl adaletsizlik bu değil mi?

Hıncal işte bunun için tersten çakar...

Geçtiğimiz haftanın manşetlerinde, evlerde ve Twitter’da en çok konuşulan iki kişiden biri Hıncal Uluç, diğeri de Süheyl Batum idi. Batum, sanıyorum ağzından kaçırdığı bir cümle (Asker kağıttan kaplanmış...) nedeniyle özellikle kendi partisinde yara aldı. Tabii, siyasi açıdan gol atmak isteyen herkes, olayın üstüne gitti ve vur abalıya, Batum’u hırpaladı. Hıncal’ın durumu farklıydı. Defne Joy Foster hakkında yazdığı yazıdan dolayı yerden yere vuruldu. Kıyametler koparıldı. Hıncal’ın ne kalpsizliği bırakıldı, ne gaddarlığı... Oysa Hıncal hiç de gaddar, kalpsiz ve sanıldığı gibi bir insan değildir. Onun tek sorunu, başkalarından farklı olmaktır. Zaten gazetelere, internetteki sitelere baktığınızda, o yazıyı neden yazdığını hemen anlayabilirsiniz. Hıncal, sürünün içinde değil, protesto edilse, yerden yere vurulsa dahi, farklı bir yerde kendini göstermek ister. Belki kalp kırar ve tepki alır ancak böyle bir kişiliği vardır. Beğenelim ya da beğenmeyelim, onun adı Hıncal. Her zaman da farklı olacak ve her defasında tersten vuracak. Herkes birini alkışlıyorsa, o alkışlamayacak. Ancak bizler onu yine de seveceğiz...

KİTAP KÖŞESİ

Her çikolata yenmez!

Adli Tıp denilince aklımızda beliren güzel kadın Sevil Atasoy’un yeni kitabı “Her Çikolata Yenmez Ve Başka Tatsız Öyküler”, Doğan Kitap’tan çıktı. Atasoy, bize heyecan dolu Hollywood polisiyeleri gibi bir kitap sunmuş. Gerçek hikayeleri anlatırken bizi hem suçluların dünyasında gezdiriyor hem de bilimin keskinliği ile karşılıyor. Fevkalade akıcı bir kitap. Okurlarıma tavsiye ederim. (Doğan Kitap: 0212 373 77 00)

Bir dönem iki kadın

İki solcu kadın. 1940’lardan günümüze kadar Türkiye’de sol hareketin içinde yer almış iki kadının birbirleriyle sohbetini içerin bir kitap; “Bir Dönem, İki Kadın Birbirimizin Aynasında”, Can Yayınları’ndan çıktı. Oya Baydar ve Melek Ulugay’ın söyleşi tarzında hazırladıkları bu kitapta yok yok. Sol örgütler, hapishaneler, işkenceler, mültecilik, sürgün, Filistin kampları ve Avrupa kentlerine taşınmak zorunda kalan hayatlar. Yani bu ülkenin solcularının yaşadıklarını anlatıyorlar. “Tarihi sadece erkekler yazmamalı” diyen yazarlar kendi hikayelerini ve çalkantılı hayatlarını bize açmışlar. Çok önemli bir eser. (Can Yayınları: 0212 252 56 75)