Başkanlık sistemini konuşalım da...
03 Şubat 2011

Başkanlık sistemi artık gündemimize girdi. Başbakan tartışılmasını istiyor. Doğrudur, tartışılmasında hiçbir sakınca yok. Tartışmadan kaçmak isteyenler, toplumu ahmak görenlerdir. Zira akıllarına yatıp kabul edivereceklerinden korkarlar. Tartışmaya tartışalım da, neyi nasıl tartışacağımızı iyi bilelim. Eğer bunu bir parti tartışmasına dönüştürürsek hiçbir yere varamayız. Ben, toplumun bir kesimi gibi, kararsızım. Daha doğrusu başkanlık sistemini henüz tam anlamıyla içime sindiremedim. Durmadan araştırıyorum ve özellikle konunun uzmanlarıyla konuşuyorum.

[[HAFTAYA]]

Amerikan ve Fransız modellerine bakıyorum. Sorun sistemin kendisinden kaynaklanmıyor. Sorun bizden kaynaklanıyor. Bizler ne Fransızlar gibi, en karmaşık durumlarda dahi bir çözüm bulabilme alışkanlığına ve demokratik mantık yapısına sahibiz ne de Amerikalılar gibi faydacı, toplumun dengelerini iyi gözleyen, kurallara uyan, oylama sonucu ne kadar aleyhimize dahi olsa uyum gösteren, uzlaşı kültürüyle olgunlaşmış bir toplumuz. Demokrasimizle övünüyoruz ancak bu konu da hâlâ vahşi batı kovboy filmleri düzeyinde. Ortaklaşa bakkal dükkanı bile işletemeyen bu toplumun siyaset kültürü de, kavgaya ve cepheleşmeye dayanıyor. Doğrudur zaman içinde alışacağız, olgunlaşacağız.

Zorluk uzlaşmama kültüründen kaynaklanıyor

Başkanlık sisteminin Türkiye’ye istikrar getireceğine inanıyorum. Halkın oyu ile seçilmiş bir başkan ve partisinin de hükümet ettiği bir Türkiye’de işler çok daha hızlı tamamlanır. Başkanlık koltuğunun yetkileri denetim altına alınır. Ülkede istikrar daha da yerleşir. Bu konuda kuşku yok. Kuşkum, başkanlık koltuğuna oturan kişinin değil de, muhalefet partisinin parlamento seçimlerini kazanmasıyla ortaya çıkacak olası kargaşadır. Düşünün, Erdoğan başkanlık seçimini kazanmış, iki yıl sonraki parlamento seçimlerini ise CHP almış. Başkan ülkeyi nasıl yönetecek? Ne istese, parlamento karşı çıkacak. Tam bir kilitlenme yaşanacak. Fransa veya ABD’de böyle bir şey olduğunda, zorlansalar dahi, uzlaşı yolları buluyorlar. Ortak noktalarda buluşabiliyorlar. Bizde nasıl çözüm sağlanacak? İstikrar arayalım derken, daha da büyük istikrarsızlıkların içine düşme tehlikesinden kaygılanıyorum. “Zaman içinde bununla da yaşamayı öğreniriz” demek de hakkınız olabilir. Ancak çok pahalı bir deneme sayılmaz mı? İşte bundan dolayı, birilerinin bu toplumu ikna etmesi gerekiyor.

‘Biz Türküz, deprem bizi bozmaz abi!’

Durmadan Türk toplumunun kendine güveninin giderek arttığını yazıyorum da, bu kadarını hiç tahmin etmiyordum. Lütfen şu duruma bir bakın... Sadece Kandilli Rasathanesi değil, deprem konusundaki bilgisi amatör düzeyde olanlar dahi, ellerine tencere ve kapak almış, dikkatimizi çekmeye çalışıyorlar.

“...20 veya 30 yıl içinde İstanbul’un büyük bir depremle yerle bir olma olasılığı yüzde 60-yüzde 70 arası...”

“...Depremde, 1990’dan önce yapılmış olan binaların büyük bölümü yıkılacak...”

“...30 bin bina ve yüz bine yakın insan etkilenecek...”

Şimdi böylesine bir terör estirilmesine ve zaman zaman abartılı şekilde dahi olsa uyarılar yapılmasına rağmen, İstanbul halkının tepkisi nedir derseniz? İşte komedi o zaman başlıyor. Tam bir vurdumduymazlık. Hemen kafada bir hesap yapılıyor ve şu sonuç çıkıyor: “...Oooo, o zamana kadar ben yok olurum zaten. Çocuklar düşünsün...” Tam anlamıyla, “Abi biz Türküz, bize bir şey olmaz...” yaklaşımı. Ne doğru dürüst sigorta yaptıran var... Ne de binasının tehlikede olup olmadığını kontrol ettiren. Hele belediye kazara bir uyarıda bulunup, oturduğunuz binanın depremi beklemeden her an yıkılma tehlikesi altında olduğunu ve derhal terk edilmesi gerektiğini söylesin, kıyametler koparılır. “...Ben nerede oturacağım kardeşim?..” “...O zaman devlet bana oturacak yer bulsun...” Alem bir toplumuz vesselam... Göreceksiniz deprem olacak. O binalar yıkılacak ve sokaklar “Devlet nerede? Neden yardımımıza gelmiyor?” diyen insanlarla dolacak. Dedim ya, özgüveni bu kadar yüksek (!) bir toplum az bulunur. NOT: Bu yazıyı -Allah korusun- bundan 20-30 yıl sonraki bir depremin ertesinde birileri kazara okursa kim bilir nasıl gülecektir! Ancak olan da olmuş olacaktır.