Yılmaz Özdil'i yakından tanımaya var mısınız?

Yılmaz Özdil'i yakından tanımaya var mısınız?

İnsan, sevmediği bir işi yapıp da nasıl böyle zirveye gelebilir? Sonuçta da antrenör olmak isterken kendisini Hürriyet Gazetesi’nin üçüncü sayfasında köşe yazarı olarak bulur! Yılmaz Özdil’e ister ‘demokrat’ deyin, ister ‘faşist’, ister ‘kalemşör’... Ben onu yakından tanıdım. Tanıdıkça da tedirginliğim, yerini keyfe bıraktı. Gördüm ki o içimizden biri. Mutfaktan gelme. Biz de yemeği birlikte pişirmeye karar verdik. Ortaya hoş bir lezzet çıktı. Üstüne bir de kahveleri söyleyince...

Röportaj: GÖKSEL GÖKSU

Bağımlılarınız var. Nefret de etse sevse de insan güne Yılmaz Özdil’le başlıyor. Ama asık suratlı görünüyorsunuz.

Herhalde arkadaşlar beni sadece binaya girip çıkarken gördükleri için böyle bir imaj oluşmuş. Bence asık suratlı değilim, aslında hayata çok gülerim. Ne kahveye ne yemeğe çıkabiliyorum. Binadaki arkadaşlar beni sadece girip çıkarken görüyor. Ama kahkaha atarak girilip çıkılır mı, onu da bilemiyorum.

Yazılarınızda hiciv var. Yılmaz Özdil’i nasıl hicvederdiniz?

Çok komiktir, yapmak istediğim iş bu değil. Hayatım boyunca gazeteci olmak istemedim, hâlâ da istemiyorum. Bu sadece bir iş benim için. Yapmak istemediğim bir iş üzerine fikir, övgü bina edilmesi bana çok komik geliyor.

İnsanlar sevdikleri şeyler uğruna büyük fedakarlıklar yapar, belli bir noktaya tırmanmaya çalışırlar. Sizde tersi galiba.

Bunun işi sevmekle ilgisi yok. Geleceğe dair plan yapan biri değilim. Çünkü hayatın özünde milyarlarca tesadüfi kesişme var. Bu, işini iyi yapma duygusudur. Gazeteci değil de ne bileyim, köfteci olsam da en iyi köfteyi yapmaya çalışırdım. Mesela hep antrenör olmak ister ve en iyisini yapardım.

Nasıl bir yöneticisiniz?

Bunu arkadaşlara sormalı. Şunu söyleyebilirim; masanın bu tarafında oturan biri olarak çok gazete ve televizyon yönettim. Ama kim varsa grupta onunla çalıştım, yeni ekip kurmadım. Çünkü başarı varsa ortaktır. Başarısızlık varsa ortak olmaz. Birlikte çalıştığım her arkadaşıma yol açarım. Bu da başarıyı getirir. “Hem tebrik hem tehdit”

Günde kaç mail geliyor?

Bunu söylemeye utanırım, çünkü çok.

5-6 bin?..

Daha yüksek. Mesai saatlerim içinde cevaplamaya zaman ayırmaya çalışıyorum.

Tehdit alıyor musunuz?

E tabii.

En sert tehdit?..

Tatsız bir konu ama oluyor. Sadece benimle ilgili bir durum olduğunu sanmıyorum, herhalde herkese oluyordur.

En sert eleştiriyi hangi yazınıza aldınız?

Hatırlamıyorum.

Mesela Ahmet Türk’e atılan yumrukla ilgili yazınız çok ciddi eleştiriler almıştı.

Yumruk yazısının vatandaşta uyandırdığı tepki, medyada oluşturduğuyla orantılı değildi. Tam tersiydi. Çünkü o bir linç kampanyasıydı. Yazmadığım şeyler yazmışım gibi gösterildi. Bu, medyada yaşanan kirliliğin neticesi. Umurumda değil yani, çok da ilgilenmiyorum.

“BACAĞINI SIKIŞTIRDIĞI KIZI BİR YERE GETİRME ÇABASI VAR”

“Torpille olduğum yere gelen yok” diye yazmıştınız.

Geliyor da tutunamıyorlar. ‘80’den sonra, medyaya para pompalanınca kanal ve gazete sayımız patladı. Ama personel yok. Çünkü herkes bacağını sıkıştırdığı kızı bir yere getirme çabası içinde.

Gelelim İzmir’e. Bir İzmir şovenizmi var. Ama hepsi de İstanbul’a geliyor. Neden?

Burada ciddi bir yanlış anlaşılma var. İstanbul’da 120 bin tane filan hemşehri derneği vardır. Herhalde bu tarz bir derneği olmayan tek şehir İzmir’dir. Şovenlik bunun neresinde? İzmir’den gelen insanlar, toplumun meslek katmanlarında yükseldiyse, konuşmalarında, uygulamalarında, doğup büyüyüp yetiştikleri şehri unutmamışlarsa bu şovenlik midir? İzmir’e ‘ırkçı’ deniyor, aslında İzmir’in başarısı üzerine ırkçılık yapılıyor. İstanbul’da sadece 20 bin kadar İzmirli var. Mesela ben, gazeteciyim, profesyonelim, maaşla çalışıyorum. Bunu merkezinde yapıyorum. Basının merkezi Van’da olsaydı, Van’a giderdim, çünkü bana oradan teklif gelmiş olurdu. Bu, İzmir milletvekiline “Niye Ankara’ya gittin, oturdun?” demek gibi. E, nereye gitseydi?

Zoraki bu noktaya gelmiş biri olarak “Televizyona program yap” deseler?..

Var zaten böyle teklifler. İstesem şu anda yapabilirim ama mesleğe başladığım günkü gibi değilim artık. Kabul etmeme şansım var Allah’a şükür. Zaten vaktim yok. Kitap yazmam konusunda da çok talep var ama hakikaten zaman bulamıyorum.

“OROSPUYA ‘FAHİŞE’ DEYİNCE DAHA MI KİBAR OLUYORUZ?”

Devamı 2. sayfada...

“OROSPUYA ‘FAHİŞE’ DEYİNCE DAHA MI KİBAR OLUYORUZ?”

Çok eleştiriyorsunuz. Peki siz eleştiriye açık mısınız?

Hayır, ben görüşümü yazıyorum. Okur veya gazeteci de bunu yapıyor.

Küfür oluyor mu?

Tabii. Ama mesela, spor yazarlarına daha çok küfür geliyor. Küfür çirkin. Onun haricinde eleştirene teşekkür ederim. Neticede vakit ayırmış, yanlış düşündüğümü anlatmaya çalışmış.

“Küfür çirkin” diyorsunuz. Ama siz de küfürlü bir dil kullanmakla eleştiriliyorsunuz.

Küfür konusunda eleştiri getirenlere sormak lazım; Nedir küfür? Biz TCK’ya ve basın hukukuna dair yazıyoruz. Bunun dışında bir şey olursa zaten suçtur ve hukuken cezalandırılır. Ama örneği yok. Dolayısıyla onların ‘küfür’ ya da ‘suç’ dediği, demek ki hukuken suç ya da küfür değil. Hiç küfür ettiğimi düşünmüyorum. Savarona’yla ilgili “orospu” yazmıştım. Bu küfür müdür?

Değil midir?

Bence değildir. Çok özür dileyerek söylüyorum, belki yazmazsın, biz orospuya, telekız ya da fahişe dediğimiz zaman kibar mı oluyor? Bu kelime, sözlüğümüzde var. Filmi de var, kitabı da. Can Yücel’in meşhur lafıdır; demeyeceğiz de ne diyeceğiz yani? Bunu küfür maksatlı yazmıyorum, küfür olduğunu kabul etmiyorum. Günlük kullanımdaki kelimeler.

“Zaping manyağıyım”

Hangi yazarları okuyorsunuz?

Bekir Coşkun’u filan seviyorum ama daha samimi bir cevap vermek için sıradan bir okur olmalıydım. Neticede ayrım yapmadan bütün gazeteleri ve çarpıcı yorum içerdiğini tahmin ettiğim kalemleri okurum. Bütün televizyon kanallarını da seyrederim. Zaping manyağıyımdır.

Öyle mi?

Evet, korkunç. Her gece, zaman uygunsa, bir toplantı yoksa, bir film seyretmeye gayret gösteririm. Favori kanalım Eurosport’tur. Futbolu çok severim. Bütün dizileri seyretmem mümkün değil ama reytingleri yüksek olan diziyi kaçırmam. Bunun içinde bir gazetecilik değeri var. Mesela şimdi, Kanal D’de yeni bir dizi var. Herkes oradaki çocuğu konuşuyor. Bunu haber yapmamız lazım. Diziyi bilmezsek biz o çocuğu nasıl haber yapabiliriz?

Bu durum aile ilişkinize nasıl yansıyor peki? Eşinize ve kızınıza?

Hep sorarlar “Ailenize ne kadar vakit ayırıyorsunuz?”... “Ne kadar ayırmam lazım?” diyorum ben de. Yani bu nedir? Günde iki saat mi, üç saat mi? Böyle bir şey yok. Dolayısıyla şunu yapmaya gayret ediyorum: Yirmi dört saat çalışıyorum, yirmi dört saat tatil yapıyorum. Yani çalışırken tatil yapıp tatil yaparken çalışıyorum. Hepsi iç içe geçiyor ama bulabildiğim tek yol bu. Yazın tatile gittiğimde de çalışırım, aynı şekilde burada çalışırken de tatil yapabilirim. Mecburum gündemi takip etmeye. Eşim Hülya ile ben üniversiteden beri birlikteyiz. Tanıştığımda çalışıyordum, hâlâ aynı. Bu tempomu biliyor. Sanırım o da bana göre bir tempo buldu. Kızım da aynı şekilde.

“Kadınlar lehine ayrım yaparım”

İş yerinde kadın-erkek ayrımı yapmadığınızı biliyorum.

Yooo, öyle değil, kadınerkek ayrımı yaparım. Kadın sayısının fazla olmasına dikkat ederim.

Neden?

Erkek egemen bir toplumda yaşıyoruz. Masada beş kadın beş erkek olsa bile, yetiştiriliş tarzımız ve algılamalarımız itibariyle, rakamsal eşitlik sağlansa bile dominant olan erkek fikridir. Doğru mu? Bunu yıkmanın tek yolu erkek sayısını azaltmak.

“İKTİDAR BASKISI FİLAN OLMUYOR”

Baskı oldu mu yazılarınız yüzünden? ‘Şunu şöyle yaz ya da yazma’ diye?

Yok, asla. Yani yönetim ya da patronojik baskıyı soruyorsun...

Her anlamda. Ya da iktidar baskısı...

Hayır, asla. İktidar baskısını herkes ne kadar hissediyorsa ben de o kadar hissediyorum ama bu, yazmamamı ya da otosansür uygulamamı gerektirmiyor. Böyle bir baskı görmedim. Saçma bir şey zaten. Yazıyı değiştirmek çok komik. Bir insanı alıyorsan onu işten de çıkarabilirsin. Medeni bir alışveriştir bu.

‘Bir gün Emin Çölaşan’ın ve Bekir Coşkun’un başına gelen benim de başıma gelebilir’ diye düşündünüz mü?

Hayır.

Gelirse tavrınız ne olur?

Bırakırım. Bir şey yok ki bunda. ‘İlerde de bunu yapayım’ gibi bir tavrım yok. Bir köşe var, yazıyorum. “Yazma” denilirse yazmam. Budur yani.

“DENİZ BAYKAL BABAMIN OĞLU DEĞİL”

Devamı 3. sayfada...

“DENİZ BAYKAL BABAMIN OĞLU DEĞİL”

Siyasi yelpazede kendinizi nereye oturtuyorsunuz? Nereden bakıyorsunuz Türkiye’ye, Dünya’ya, hayata? Size neden öfkeliler?

Ben Kemalistim. Bu çok açık. Mesela deniyor ki; “Sen iktidarı eleştiriyorsun, AKP’yi eleştiriyorsun”. AKP iktidar, ben ne yapayım? Yazı yazmaya başladığımdan beri iktidarda AKP var. Star Gazetesi’ndeyken de DSP, MHP, ANAP iktidarı vardı. Türkiye’de yanlış işler oluyordu, bunları devamlı manşet yapıyorduk. DSP’liler, MHP’liler ve ANAP’lılar bizden nefret ediyordu o zaman. Tehditler, bilmemneler, yıkılıyordu ortalık. Bugün AKP’nin içinde olanlardan teşekkür mektupları geliyordu. Şimdi iktidarla muhalefet yer değiştirdi. Bu sefer öbürlerinden tebrik faksları, AKP’lilerden eleştiri faksları geliyor. Ben aynıyım, siz değiştiniz. CHP meselesini anlatayım: Deniz Baykal babamın oğlu değil. Kendisiyle yemek bile yemiş değilim. Deniz Baykal’a yönelik bir komplo var mı? Var. Durup dururken bir kaset çıktı mı ortaya? Çıktı. Türkiye’nin gerçekten çalkantılı bir süreçten geçtiği sürede mi oldu bu? Evet. Önce bunun bulunması lazım. Benim anlatmaya çalıştığım bu. Bu komplo Başbakan Erdoğan’ın başına gelseydi de aynı yazıyı yazardım ben. O kaseti, o komployu kim kurduysa, hangi güç hangi amaçla bizi nereye götürmek için yaptıysa bulunması lazım. Anormallik üzerine hiç bir şey yokmuş gibi, normal şekilde devam edilemez. Bu MHP için de CHP için de AKP için de BDP için de geçerli.

 Peki, yazılarınızdaki o tadı nasıl yakaladınız?

Birincisi, odada oturmam. Kalabalık içinde yazarım. Sabah’ta da böyleydi, Hürriyet’te de böyle. Haber merkezinin içinde olduğum için çok şanslıyım. Bu şekilde besleniyorsun. Herkes iktidarı eleştirdiğimi düşünüyor ama aslında ben sadece o güne dair popüler konuyu yazıyorum. Konu AKP’nin bir uygulamasıysa yazı konusu odur. YÖK’ün bir uygulamasıysa yazı konusu YÖK’tür. Bence üçüncü sayfa, popüler yazarların popüler konuların yeri. Çabamı çok kolaylaştıran bir ülke Türkiye. Çünkü her gün popüler konu bulmak mümkün. Bir de ben mutfak kökenli olduğum, yani yazı işlerinden geldiğim için kelimeleri tasarruflu kullanmak gerektiğini düşünürüm. İnsanları yormadan ne biliyorsan demelisin. Bazen beş kelime söylersin, bazen beş bin kelime.

3