Yeni Yazısı > Yazar, ne yazar, kime yazar? - 26.09.2009

Yazar, ne yazar, kime yazar?
26 Eylül 2009

Bekir Coşkun’un yıllar içinde gelişen bilgeliği, imbikten süzülmüşcesine işlediği filozofca bakış açısını, naif kırılganlığını, nükteli, ironik muhalefetini, hayret ki ne hayret, bu millet sevdi! Pakosunu da, hayvanlara olan duyarlılığını da, AKP’ye olan kuşkularını da paylaştı. Hatta o, bazen gazetesinde yapayalnız kalsa da, 3. sayfanın olmazsa olmazıydı. Bize bu meslekte hep aynı şeyi öğrettiler: “Kimsenin yeri doldurulmaz değildir. Gidersin ve yok olursun; taş durduğu yerde ağırdır.” Bekir Coşkun’un gitmek kararını kolay almadığını tahmin ediyorum. Hele durduğu yere gelebilmek için bu ülkede yazı yazıyorum diyen on insandan dokuzunun ne taklalar atacağını bildiğim için! Yine de gitti. “Sol ayağının üstünde 3 kere zıplayıp” mı gitti, gözyaşlarını koluna silip mi; arkadan mı ittiler, kolundan mı çektiler, pek belli değil. Ben onun gitme sinyallerini “yeni oğlan” yazmaya başladığında almıştım! Onun kadar kısa, onun kadar esprili ve daha somut, daha arşive dayanan bir yazı stili. Tiryakisi olmamız uzun sürmedi! Hele önceki günkü mektup koparttı beni. Deniz’e, Recep’ten! Ve hele o “sana gelebilme ihtimalini seviyorum” cümlesi... Hele o Taksim Meydanı’nda, göğsünde lale, simit sarayında bekleyecek olması, beni ne kadar güldürdüyse de birilerini o kadar kızdırmıştır. Çünkü kulaklarımıza fısıldanan odur ki: “eleştiri yapın ama ironi yapmayın, alınıyorlar!” Ben de yazının ironiğini severim, canım memleketimin insanı pek anlamasa da! Bekir Coşkun, giderken arkasında mizahın gücünü en az onun kadar iyi kullanan bir kaç isim bıraktı: Yılmaz Özdil, Kanat Atkaya, (Kedi açılımı yazısını atladıysanız okuyun!) ve Latif Demirci. Hiç mi ciddi bir şey okumazsın demeyin, mizah kadar ciddi ve zor bir şey var mı? Keşke ben de onlar kadar mizah yapabilsem! Bekir Coşkun’un ardından ölmüş gibi ağlamanın alemi yok. Okumaya devam ederiz, olur biter. Yeter ki o ve diğerleri ve hepimiz, yazacak yer bulabilelim. Tabii istediğimizi ve buna izin verecek yayın yönetmenlerini, patronları. Bekir Coşkun, gittiği yerde bunu bulabilecek mi, hep beraber göreceğiz...

Salonlara çekecek film yok

Bütün yaz birbirinden kötü filmler girdi vizyona, yazdır, normaldir dedik, sineye çektik. Sonbaharı bekledik, sinema salonlarına koşmak için. Her gün bir yenisi gösterilen yerli yapımlar, yabancılar. Biri mi olsun “işte bu!” dedirtmez? Sarı Saten’e neden gittim bilmiyorum, adı faul, böyle film adı mı olur? Almanya’da yaşayan Türklerin çektiği ilk filmmiş, öyle dediler, hadi bakalım ne yapmışlar dedik. Bir şey yapmamışlar! Çoban ailesinin bir filmi bu. Biri yazmış, biri çekmiş, biri yönetmiş, biri oynamış, prodüksiyon da onların. Peki biz niye seyrediyoruz? Almanya’daki Türkler ne yapıyor diye mi? Camiyle mafya arasında sıkışıp kalıyorlar! Kafa karışıklığı için şu kadarını söyleyeyim: film bitti, sahnede isimler akıyor, herkes kalktı gitti, sonra tekrar bir bölüm gösterildi! Hani öğren de gel mi desek, emeğe, paraya yazık mı desek? Festival filmi Bir de “11’e 10 kala” maceram var. Burada da senaryo-yönetmen aynı isim, Pelin Esmer. Adana Altın Koza’yı haraca kesmiş, en iyi film ve en iyi senaryo ödülü almıştı. En iç bayıltıp esneten film oscar’ı da benden! Bir buçuk saat yaşlı bir adamla tozlu bir odada oturduğumuz için! Bu performansla bir kaç ödül daha alır, bu kez Antalya’dan... Ve bir yabancı: Ricky. Mavi gözlü, dünya güzeli bir bebek görüyorsunuz ilanlarında, o. François Ozon’un bir filmi. Şaheser değil. Tuhaf, matrak. Şaşırtarak izletiyor kendini. Fransız işçi sınıfının Emile Zola’dan bu yana çok da fazla değişmediğinin bir kanıtı gibi!

Taksi şoföründen gece yüzleri

 Her büyük kentin gece ve gündüz yüzü farklıdır. Gece ve gündüz insanları, manzaraları da. Ve bir kenti en iyi tanıyan, taksi şoförleridir, bunu bilir bunu söylerim! Genellikle duyar ve anlatırlar. Şevket Şahintaş, görmüş ve fotoğraflamış, gece çalıştığı beş yıl boyunca. Ve bu fotoğraflardan oluşan sergisi “Gecenin Öteki Yüzü” Ekim ayının ortasına kadar sergileniyor; İstiklal Caddesi, Suriye Pasajı, 4. kat’da. Şevket Şahintaş’ın fotoğrafları, teknik olarak şaheser değil. Onun yaptığı iş şaheser! Bir çeyiz dükkanının önünde, süslü bir yatak vitrinine kağıtlarını dayamış yatan evsiz adamın çelişkisi insanı tokat gibi çarpmaz da ne yapar? Ve travestiler, tinerci çocuklar, gece insanları! Şevket Şahintaş, müşteri beklerken fotoğraf çekmeye devam ediyor, geceleri taksisinde çalışmaya da.