Ya meydan okuyor veya açılımı istemiyor
12 Aralık 2009

PKK herkesi şaşırttı. 7 askerimizin şehit edilmesi olayı konusunda provokasyondan söz ediliyordu. Devlet, PKK’dan değil de; ya taşeronlardan veya provokasyon yapmak isteyenlerden kaynaklandığını söylüyordu. Adeta PKK’yı mazur göstermeye çalışan bir tutum vardı.

Bir de baktık ki, PKK ortaya çıkıp “Evet, biz öldürdük” deyiverdi. Bu, son derece önemli bir itiraf... Açıkça meydan okuma...

Neden vurdular? İçlerindeki bölünmeden mi kaynaklanıyor?

Açılımı sabote etmek için mi harekete geçtiler?

Bu sorulara yanıt bulmak imkansız denecek kadar zor. Üstelik toplumlar, bu tip gelişmelerin ayrıntılarına inemezler. Genel bir izlenim edinir ve kararlarını verirler. İşte PKK’nın bu itirafı kafaları karıştırdı.

Ben iki neden buluyorum;

1. Devlete meydan okuyor ve pazarlık gücünü arttırabilmek için vuruyor.

2. Açılımı bir süre yavaşlatmak, ertelemek ve kendini toparlayabilmek için zaman kazanmak istiyor. Hangisi doğru?

Başbakanlara doğru dürüst bir uçak alınmalı...

Başbakan ve beraberindeki heyetle Amerika’ya gittim ve dışarıdan görüldüğünün aksine, bu uçakla uzun seyahat etmenin ne kadar büyük bir eziyet olduğunu bizzat yaşadım.

Dışarıdan bakıldığında ben de, özel uçakların pırıltılı olduğunu sanırdım. Geniş ve yatan koltuklardan tutun da imrenilecek konfora sahip oldukları inancım vardı. Herhalde fazla film seyretmekten olacak, özel uçakların hikayeleri dilden dile dolaşırdı. Başbakanlığa alınan son uçak belki kısa uçuşlar için kullanılabilir, ancak uzun mesafelerde seyahat, tek kelimeyle işkenceye dönüşüyor. Her şeyin başında, başbakanların kendi özel bölümleri ve de heyetlere ayrılan bölümler tahminlerin de ötesinde yetersiz. Otuz kişi civarında bir heyetin ötesine çıkamıyorsunuz. Oysa, liderler beraberlerinde, önemli sayıda bir protokol ile birlikte hareket eder. Diplomatlar, milletvekilleri, başbakanlık ekibi, korumalar ve tabii ki gazeteciler. Başbakan’ın uçağı, işte seyahat açısından zorunlu bütün bu ekipleri bir araya getirecek bir kapasiteden çok uzakta.

Üstelik menzili kısa. Washington’a giderken Dublin’de yakıt ikmalı yapmak zorunda kaldık. Üstüne üstlük, koltuklar da yeterince yatmadığından dolayı, yarı oturarak, yarı yatarak 12 saat yol almak gerçekten eziyete dönüşüyor. Toplum olarak, liderlere alınan bu tip uçaklara hep lüks gözüyle bakarız ve para harcanmasını eleştiririz. Oysa, bugün Erdoğan, yarın bir başkası binecektir. Türkiye’nin başbakanını taşıyan uçağın lüks değil, ancak uzun mesafelerde insanların rahat edebilecekleri ve geniş heyetleri de taşıyabilecek kapasitede olması gereklidir. Bırakalım ucuz popülizmi de, başbakanları ve beraberlerindeki heyetleri rahatça taşıyabilecek bir uçak alalım.

Kimseye yaranamayan bir lider: Ahmet Türk

Perşembe akşamı 32. GÜN’de DTP Lideri Ahmet Türk konuğumuz oldu. Yıllardır yaklaşımını değiştirmeyen bir siyasetçi. Daima kibar ve yumuşak bir üslupla, en katı ve sert gerçekleri söyleyen bir kişilik. Söyleşide de aynı çizgilerle karşımıza çıktı. Empati kurmaya çalışan, Kürtlerin anlaşılması için çağrı yapan bir yaklaşımı vardı. Tokat olayını provokasyona bağladı. Programı gündüz banda almıştık ve henüz PKK’nın açıklaması gelmemişti. Eminim akşamüstü PKK’nın “Askerleri biz öldürdük” demesi en çok Türk’ü hayal kırıklığına uğratmıştır.

Ahmet Türk böylesine iki cami arasına sıkışmış bir durumda. DTP’nin geleceği, bu satırlar yazılırken henüz belli olmamıştı. Anayasa Mahkemesi dün karar verecekti. Ancak karar ne olursa olsun ne DTP ne de Ahmet Türk kimselere yaranamıyorlar. Parti kapanmasa dahi bundan sonra da koşullar değişmediği sürece pek yaranabileceklerini sanmıyorum. Devletin tutumu belli. DTP’yi sürekli öteliyor. Muhatap kabul etmemekte direniyor. PKK deseniz, onlar da, DTP’nin tam anlamıyla biat etmesini bekliyorlar. Fazla bir hareket yeteneği tanımıyorlar. Kendi temsilcileri gibi de görmüyorlar. DTP de kendi içinde itişip kakışan bir parti görünümünde. Ahmet Türk güvercinleri temsil ediyor ve bundan dolayı sertlik yanlıları tarafından, kapalı kapılar ardında eleştiriliyor. Türk işte böylesine bir kıskaç içinde çırpınıyor. Kimseye yaranamıyor. Ancak her şeye rağmen efendiliğini de kaybetmiyor.

Amerikan medyası neden ilgilenmiyor?

Bana en çok sorulan sorulardan biri de buydu: Başbakan’ın Washington gezisini ABD basını nasıl verdi? Birkaç satırın dışında, ABD basınının sanki haberi bile olmamış gibi bir durum vardı.

Ancak, bunun Başbakan’la hiç ilgisi yok. Bundan önce Demirel’i de, Ecevit’i, Özal ve Çiller’i de izledim, onların gelip gittiklerinin de izi görülmezdi. Zira burası Amerika... Her gün başbakanlar, imparatorlar gelip geçiyor ve bazılarını kimsenin ruhu duymuyor...

Bu ilgisizliğin bir diğer nedeni de, sorunsuz ülke olmamız. Türkiye ile ABD arasında medyanın ilgisini çekecek hiçbir sorun yok. Anlaşmazlık yok. O zaman da, kimse dönüp bakmıyor. Medya iyi değil, olumsuz haberlere ilgi gösterir.

Sanki bize bu muamele yapılıyor da, başkalarına farklı mı?

Hayır.

Fransız Cumhurbaşkanı geliyor, karısının resimleri sayfaları kaplıyor. Berlusconi geliyor, tek satır çıkmıyor.

Ne zaman ki, Afgan, İran veya Rus liderleri gelsin, o zaman medyada cayırtı kopuyor. Nedeni de ortada. Hepsi ABD ile sorunlu ülkeler...

Bu defa yine de, Afganistan ve İran ile ilgili haberlerin arasına, baktım Erdoğan-Obama görüşmesi serpiştirilmişti. TV’ler veya gazetelerde fazla rastlanmasa dahi, Türk heyetinin geçişi fark edildi.

En çok soru, İran konusunda soruldu...

Başbakan Washington’da çeşitli kuruluşlarda da konuştu ve her defasında soru da aldı. Dikkatimi çeken nokta, sorulan soruların ağırlıklı bölümünün İran ile ilgili olmasıydı.

Türkiye’nin İran ile sıkı fıkı görünmesini tam anlamıyla anlayamıyorlar. Kendi pencerelerinden baktıkları için, en yakın ve stratejik ortak gibi gördükleri Türkiye’nin İran’ın sözcüsü gibi konuşması, onlara garip geliyor. Zira İran, ABD için hâlâ şeytan, hâlâ 1979’daki elçiliği ele geçirip Amerikan diplomatlarına eziyet edilmesini affetmiş değiller. Hele İran’ın İsrail’e karşı bir tehdit gibi durması, Washington’un tüylerini diken diken ediyor. Başbakan her defasında, “Biz İran’ın nükleer silah sahibi olmasını istemiyoruz. Ancak biz, İranlılar nükleer silah yapmadıklarını söylediklerinde inanıyoruz. Aramızdaki fark bu” diyor, İran ile ticaret yapmak zorunda olduğunu anlatıyor, ancak pek tatmin edici sonuç alamıyor.

Hele, İsrail’in de nükleer silahı varken, İran’ın nükleer silahına itiraz edilmemesi gerektiği anlamına gelen yaklaşımı, olacaksa tüm nükleer silahların boykot edilmesini isteyen çağırıları sağır kulaklarda kalıyor. Pek kabul görmüyor.

KİTAP KÖŞESİ

‘İslamcı Örgütler 3’

Yazar Faik Bulut, “İslamcı Örgütler-3” isimli kitabında çok bilinmeyenli bir denkleme yanıt veriyor. Kürt İslamcıların, Lübnan, İran, Irak, Afganistan, Pakistan, Suudi Arabistan ve Yemen’de İslamcı örgütlerin ilginç serüvenine ışık tutuyor. Kitapta, Hizbullah, Taliban, El Kaide, Irak Şiileri, Kürt İslamcıları ve onlarca ayrıntılı veriler sunuyor. Petrol dahil enerji hatları üzerinde serseri mayın gibi dolaşan radikal örgütlerin trajedisi ve hedefleri anlatılıyor. (Cumhuriyet Kitapları Telefon: 0212 343 72 74, www.kitapcumhuriyeti.com.tr)