Türkiye'yi İslam anlayışı ve demokrasi kurtardı...
22 Şubat 2011

Lütfen bu yazıyı bir zihin egzersizi olarak okuyun. AK Parti’yi yüceltmek için yazdığımı sanmayın. Yalakalık, yandaşlıkla suçlamayın. İlla bu gözle bakacaksınız, o zaman okumayın, daha iyi... Ben burada bir gözlemde bulunmak istiyorum. Yanılabilirim de... Eğer yanıldığımı düşünüyorsanız, gelin uygarca tartışalım. Gelelim konumuza... Yaşadığımız bölge ve Akdeniz’in öbür kıyısına (Kuzey Afrika) bakın. Suriye-İrankörfez ülkeleri- Irak-Ürdün-İran- Fas-Tunus- Cezayir-Suudi Arabistan. Bütün bu ülkeler, uzun yıllar hep tepelerine getirilen diktatörlerle yönetildiler.

[[HAFTAYA]]

İngiltere- Fransa-ABD üçgeni tarafından tam kıskaç altına alındılar. Bu üçlünün tek korkusu vardı. O da, İslamcı akımları kontrol altında tutabilmek. Tepeye yerleştirilen güçlü kişilerin en önemli görevi de buydu. Tunus’un Burgiba’sı olsun, Irak’ın Saddam’ı, İran’ın Şah Pehlevi’si, Ürdün’ün Kral Hüseyin’i, Fas’ın Kral Hasan’ı, Suriye’nin Hafız Esad’ı, Mısır’ın Mübarek’i olsun, tümünün görevi sıkı bir askeri rejim altında radikal İslam’ı, laiklik adına kontrol altında tutabilmekti. Özgürlükleri sıfıra indirilmiş, köle gibi itilip kakılan halklar oluşturulmuştu.

Çizilen yoldan çıkanlar hemen cezalandırıldılar.

Örneğin; Cezayir’de 1990’larda İslam bayrağını taşıyan İslamcı FİS, genel seçimlerde oyları silip sürüp iktidara geldiği gün, asker müdahale etti ve yıllarca süren bir iç savaş başlattı. Yüz binler öldü. Cezayir kana bulandı. Batı umursamadı bile. Şimdi FİS’i mumla arayanlar var. Stratejinin ters teptiği ülkeler de oldu.

Örneğin; İran patladı ve batının en istemediği sonuç çıktı. Washington, yeni gelenleri adam edeyim, yola sokayım diye, Irak’ı İran’a saldırttı. Sonuç aksine çıktı, Humeyni’ciler daha da büyüdü, bugün bölgenin nükleer gücü olma yolunda.

Örneğin; Libya’yı ele geçiren Kaddafi, batıya kök söktürdü. Şimdi değişen dünya ile bütün bu stratejiler de değişiyor. Halklar uyanıyor.

Mısır-Tunus-Ürdün-Yemen kaynıyor. Domino taşları birbirini deviriyor. Afganistan’da koskoca NATO gücüne rağmen Taliban emin adımlarla iktidarı paylaşmaya hazırlanıyor. Göreceksiniz ABD, Irak’ta olduğu gibi, orada da başaramayıp çekilecek. Topun ağzında Suudi Arabistan ve Pakistan var. ABD, sırf petrol çıkarını korumak için, Suudiler’in radikal İslamcı üretimini görmezden geldi ve 11 Eylül’de New York’un tepesinde patlatılan uçakların pilotları Suudi Arabistan’ın öğrencileri çıktı. Pakistan’a da yine sırf stratejik nedenlerle (Afganistan’daki çıkarları açısından) şimdilik ses çıkartmıyor. Ancak bir gün gelecek, Pakistan ile Suudi Arabistan da karışacak ve dengeler bozulacak. Batılı güçler yaptıklarına pişman olacaklar ancak artık iş işten geçmiş durumda. Peki, bu işler bizde neden olmadı?

DiNDAR KESiMLE UZLAŞI

Aslında batılı şablon bize de uygulanmıştı. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan itibaren, en büyük zamanını ve enerjisini laik sistemi kurmaya ve korumaya harcadı. Cumhuriyetin kuruluşunu gerçekleştirenler, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kullanıp, kuşaktan kuşağa “ne pahasına olursa olsun laik sistemin korunması” mirasını bıraktılar. Siyasetçilerimiz de, orduya verilen bu göreve karışmadılar. İşlerine geldi. TSK da 1940’lardan itibaren, laikliği ve Kemalizmi daha da fazlasıyla sahiplendi ve 2006 yılına kadar da sürdürmeyi bildi. Ancak askerin laiklik anlayışı zaman içinde öylesine katılaştı ki, dindar ile dinci birbirine karıştırıldı, hepsi aynı torbaya atıldı. Hatırlarım, 1950’lerde evimize sadece Cumhuriyet Gazetesi girerdi, zira bizler de CHP’liydik. Sık sık, “Bir ticani daha yakalandı” başlığıyla, sakallı bir adam ve çarşaflı bir kadının resimleri çıkardı. 1960 ihtilali, ardından 12 Mart müdahalesi ve nihayet 12 Eylül darbesiyle, Türkiye’ye adeta bir deli gömleği giydirildi. Tabii bu kadar baskı, dindar kesimi sonunda ayaklandırdı. Bir yandan ülkedeki -din hariç- özgürlükler artıyor, ekonomi büyüyor, ancak bu zenginleşme ve özgürlükten dindar kesim hakkını alamıyordu. Önce 1983’te Turgut Özal’ın gelişi ve onun din konusuna yaklaşımı, ardından da 1994 belediye seçimleri ve 1996’daki genel seçimlerde Necmettin Erbakan’ın Refah Partisi ile patlama yapması sinyali verdi. Artık Türkiye, eski Türkiye değildi. Dini inançlılar da bu pastadan pay almak istiyorlardı. Laiklik farklı şekilde yorumlanmalı ve dindarlara yer açılmalıydı. Türk toplumundaki İslam anlayışı, İran’ın Şiileri gibi “ne pahasına olursa olsun hak aramak için sokaklara dökülen” anlayışa sahip olmadığı için, sandıkta tepki gösterilmişti.

AK Parti, Türkiye’de dindar kesimi ön plana taşıdı

Kemalist cumhuriyetçiler ve asker bu gidişi, bu değişimi göremediler veya anlayamadılar. Tutumlarını daha da esnekleştireceklerine, iki kesim arasında bir uzlaşı arayacaklarına tam tersini yaptılar. 28 Şubat tarihli post modern darbe, bu yaklaşımın sonuna noktayı koydu. Çevik Bir’in ünlü “Demokrasiye balans ayarı yapıyoruz” sözü çok talihsizdi, zira Orgeneral’in kastettiğinin tam aksi gerçekleşti. TSK’nın ayarı ters tepti ve AK Parti bu sayede doğdu. Recep Tayyip Erdoğan, bu müdahale sonunda devreye girdi, liderliğe oturdu. Türk halkı da, mağduru tercih etti. Hepimizi, eksik de uygulansa demokratik rejim kurtardı. Sandıktan çıkan oy sayesinde, Türkiye iç savaşsız, kan dökmeksizin dindar kesimle uzlaşmaya, birlikte yaşamayı öğrenmeye, kendi gibi düşünmeyenlere de alışmaya başladı. Belki daha uzunca bir süre alacaktır ancak demokrasi bu ülkeye yumuşak iniş yaptırdı. Belki önümüzdeki dönemde, Türkiye Kemalist-laik kesimin rüyalarında canlandırdığı bir düzende yaşamayacak ancak daha gerçek bir ülkede yaşayacak. Din faktörü daha ön planda olacak, daha fazla dindar, daha fazla başı kapalı kadınlar görülecek ancak unutmamak gerekir ki, bu ülke onlara da ait. Yeter ki, kimse kimsenin yaşam tarzına karışmasın. Zorlamalar olmasın.