Türkiye 'Türbanülans'ta: “Türban düştü, amfi göründü.” (1)
10 Ekim 2010

12 Eylül faşizminin üniversiteler üzerine karabasan gibi çöken tahakkümünü tezgâhlayan 2547 sayılı YÖK Yasası, 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu fakülteleri liseye, okuyanları ilkokul öğrencisi durumuna düşürüyor, darbe öncesi sloganı olan “Okul mu karakol mu?” yerini “YÖK eğitimine son, ordu kışlana dön”e bırakıyordu. (Bugün ise üniversitelere kontra bir STK-Sivil Takılan Karakol- taşıma girişimleri başlatılıyor, bu da 12 Eylül 2010 sonrası darbe olsa gerek)

O dönemde okurken türbanlı arkadaşlarımızın içeri alınmaması, çok isteyip de bir yeri kazanamayan adayların üniversite kapılarından içeriye biraz mahzun, biraz da mahcup süzülen bakışları gibi gözlerini buğulandırıyor, hüzünlü bir atmosfere dönüşüyordu ortam… Bu ne eğitim özgürlüğüne, ne fırsat eşitliğine, ne insan haklarına, ne de giyim-kuşam tercihini kullanmaya sığıyordu.
 
Albert Camus’sal alan
 
‘Simge’ diye nitelendirilen türban ya da başörtüsü, sanki sadece fakülteye gelirken taktıkları ‘siyasi üniformanın’(!) bir parçası değil ki… ‘Albert Camus’sal (Alber Kamusal) alandan’(!) çıktıktan sonra, pardösü bir yana, baştakiler öbür yana fırlatılıp, afro saçları tekrar bir dalgalandırdıktan sonra, ful makyaj, üstte bir büstiyer, göbekte piercing, altta tayt, ya da yırtmaçlı bir mini, ver elini barlar, kafeler, meyhaneler durumları yok ki… Sokakta, vapurda, restoranda, takside, sinemada, tatilde, alışverişte hatta evde hep böyleler.
 
Vestiyer baskısı
 
Hal böyle olunca, Tarhan Erdem Usta’nın “Türban önce siyasi simgeydi, şimdi dini simge” yorumu bir hayli perifere kayıyor. Bence insani simge. Tabii ki türbanı ‘yeşil bayrak yapan’ bir kesimi göz ardı edecek değiliz. Üniversiteler ‘sözerk’ olarak kalmamalı… Fakülte dediğin yer, bir ‘kıyafet balosunun’ salonu olmasa da, devletin ‘vestiyer baskısı’ yaparak, girişte türbanı, pardösüyü çıkarttırıp, askıya verdirtmesine hakkı yok.
 
Aynı zamanda muhafazakâr kesimin de ‘Hale, Jale, Lale ve tüm mahalle baskısı’ yapanlara şiddetle karşı çıkması gerekir. Genç kızların eğitim uğruna inatla, sebatla, başındakileri, ‘türban kabini’(!) bulunmadığı için (Menekşe Plajı'ndaki 'şambrelmen'lerin, ulu orta paçalı sliplerini (!) rüzgarda kurutmaları misali) binaların önünde çıkarıp, yerine ‘peruk takarak’ fakülteden içeri girmelerine maruz bırakılmaları, ‘maskeli demokrasi’ den öte bir şey değildir. Başta Oktay Ekşi ve Tarhan Erdem’in ‘bu şarkı burada bitmez’(!) kaygıları ile türbanın ‘alan içi tercihlerde’ (LYS) de geçerli olması konusuna gelince…
 
Hastane başka, Adliye başka
 
Örneğin hastanelerde, başı kapalı bir hekim, cinsiyet farkı gözetmeksizin tüm hastalarına karşı aynı yaklaşımda bulunup ‘bunun dini-imanı bütün, şunun inancı yok büsbütün’ gibi bir ayrımcılık gütmediği sürece bir problem teşkil eder mi sizce? Fakat bu iyi niyete ters düşen çok olay yaşandı ve yaşanıyor maalesef.
 
Ancak hukuk ve siyasal gibi disiplinlerin, tıpla, eczacılıkla, biyolojiyle, mühendisliklerle, mimarlıkla ya da bir başta branşla hiç mi hiç uyuşmayan farklılıkları var. Mahkemenin mübaşiri, ‘yaz kızımcı kâtibe’, savcısı, hâkimi, avukatı mevcut normların dışına asla çıkamaz.
 
Fransa ve İngiltere Mahkemeleri’nde takılmış-takılan peruklar, bu ülkelerde ‘takke-türban’ yasak da bunları mecburen çıkarıp, kafalarına takmak zorunda kaldıkları aksesuarlar değil. Özgürlüğün, sübjektifliği bir yana bırakıp tarafsızlığın, tam bağımsızlığın bir sembolü.
 
Kapısında T.C. yazan her kurum, Anayasa Mahkemesi’nin ‘bu şekilde giremezsin’ dediği ‘kamusal alan’ diye yorumlansa da Adliyeler dışında, hastanelerde, Merkez Bankası’nda, bir genel müdürlükte, hatta bakanlıklarda başörtülü insanların olması Türkiye’nin seküler yapısını zorlayamaz ki? Zaten özelleştire özelleştire ne kadar kamusal alan kaldı ki birader? Yeri gelmişken çember sakallı, cübbeli, kara çarşaflı siviller (!) yok mu emniyette?
 
Kadrolaşmanın olduğuna da hiç inanmıyorum artık. Çünkü açıkta kimse kalmadı çok şükür.
 
Şeriye Mahkemeleri
 
Burası ama bu kadar ama şu kadar evrensel hukuk diye nitelendirebileceğimiz disiplinlerin olduğu ‘Türkiye Cumhuriyeti Mahkemeleri’… Osmanlının ‘Şeriye Mahkemeleri’ hiç değil… 
 
Başbakan Erdoğan’ın Marmara Üniversitesi’ndeki açılış konuşmasında “Farklı inanç gruplarının, kendi yargılamasını yapmasının mirasçılarıyız” tarzı yaklaşımına karşı ‘redd-i miras’ yapacağını da temenni ederiz. Bu arada inançsız oldukları için ateistler mahkemelerden muaf mı tutulacak? ‘Karakuşi Kadılara’ ülkenin ihtiyacı yok.
 
Üniversitelerin çeyrek asırdır kronikleşerek neticelendirilemeyen ‘türban krizi’ artık gündemden düşecek düzenlemelerle sonlanmalıdır. Çünkü bu iş tam Pinokyo’nun burnu, Can Tanrıyar ile Petek Dinçöz’ün aşkı, havadan geçen yaza - kışa göre değişen elektrik telleri gibi oldu. Bir uzuyor, bir kısalıyor…