Televizyon sinemayı tarihe gömer!
08 Nisan 2011

Çok şaşırdım görünce. Kaldığım otelde “Öyle Bir Geçer Zaman ki” özel gösterim olarak izleniyordu... Yani odasındaki plazma TV’den, kafasına göre ayaklarını uzatarak izleyebileceği bir ortam varken diziyi topluca mı izleyecekti insanlar? Aynen öyle oldu. Oradaydım ve gözlerimle gördüm. Teyzeler ön sıralarda hararetli tartışmalarla, daha gençler biraz daha temkinli fısıldaşarak izlediler dizinin tamamını...

[[HAFTAYA]]

İşte o zaman anladım ki bu hızla giderse televizyon, bırakın sinemayı unutturmak, sinema salonlarının en temel alışkanlığı olan toplu izleme zevkini de elinden alarak resmen tarihe gömecekti...

Ramiz Dayı öldü mü hakikaten?

Ne yani şimdi inansak mı? Hakikaten Ezel’de Ramiz Dayı toprak mı oldu? Daha önce torunu Sekiz tarafından tam da kalbinden bıçaklanmıştı. Felç filan kaldı... Yılmadı, ayağa dikildi. Pazartesi akşamı da havada vızıldayan kurşunları mıknatıs gibi bedenine çekti ve daha önce olduğu gibi Ezel’in kollarında yumdu gözlerini... Kendi adıma Dayı’nın ölmüş olması ihtimalini kuvvetli bulmuyorum.

Demin saydığım nedenleri bir kenara koyalım hadi... Bir önceki bölümde gösterilen gençlik yıllarından bir çatışma sahnesinde de kurşun manyağı olmuş ama mekanını yürüyerek terk etmişti Ramiz Dayı... Yok canım, survivor (hayatta kalma) geçmişi bu kadar güçlü olan bir adamın öldüğüne kimse inandıramaz beni!.. “Vallahi öldü” diye yemin etmeye filan da kalkmasın senaristler. Bizi bu denli güvensiz bir ruh haline bizzat onlar soktu çünkü; “öldürmeyen senarist öldürmez” dedirterek...

Burcu’nun uzayan eteği...

Burcu Esmersoy’un özel bir TV platformunu anlattığı reklamı etek boyu sansürüne uğramış. Duyunca şaka zannettim. Ama orijinal reklam internete sızınca gerçeği anladım... Bu ülkede etek boyuna takan adamların çok sağlıklı düşündüğünü söyleyemeyeceğim. Ama o boya göre sansüre giren kerli ferli reklamcıların durumunu nasıl izah edeceğim, onu bilemiyorum. Pes artık diyeyim...

HAVALAR HEP KARARSIZMIŞ...

Öyle Bir Geçer Zaman ki’de (Kanal D) mevsimler ve kıyafetlerin tuhaf bir çelişkisi var. Ali Kaptan’ın körkütük sarhoş olup eve Carolin yenge tarafından getirildiği saatlerde ağızlardan buhar çıkıyor... Oysa hemen ertesi gün yengemizi işe kısa kollu yazlık kıyafetlerle uğurluyoruz. Anlaşılan İstanbul’un dengesiz havaları 60’lı yılların sonunda da farklı değilmiş...

Eskilerin bugünleri kastederek havaların da düzeni kalmadı diye hayıflanmasını dikkate almayacağım artık kısacası... Bu arada Soner’in sızıp kaldıktan birkaç dakika sonra uyanıp kız arkadaşını çekmecelerini karıştırırken suçüstü yapması da ilginçti. Bu kadar kolay sızdırıp bu denli kolay ayağa diken içki hangisi acaba?

Kanıt uçtu...

Dizilere sonradan katılan karakterlerden hangisi reytinglere ilaç gibi gelir kestiremiyorum. Ama önceki gün Kanıt (Kanal D) dizisinin reytinglerini görünce Komiser Ayça’nın şifa niyetine izlendiğini anladım... Kanıt, yayınlandığı saatlerde yüksek bir izleyici oranına ulaşıyordu. Önceki gece ise resmen uçup ilk beşe girmişti... Bunda iki bölümdür devam eden nalburcu cinayeti serisinin de sıkı bir payı var. Hikaye çok akıcı çünkü... Neyse; şu bir gerçek ki Kanıt bundan sonra saçma klişelere düşmezse uzun bir süre devam edecektir ekran hayatına. Komiser Orhan ile Komiser Ayça arasındaki aşk ihtimaliyle de orantılı olarak elbette...

Düz Adam da fenomen olur

Türkmax, geçen iki sezonun fenomen olan dizisi 1 Kadın 1 Erkek’in rüzgarını yitirmeye başlaması üzerine Düz Adam isimli yeni bir mini diziye başladı... Bu yıl sanırım komedi dizilerinin yılı olarak adlandırılabilir. Ama Düz Adam, eğer bu işten biraz anlıyorsam anlı şanlı rakiplerinin arasından sıyrılıp gidecektir...

Kaliteli mizah önce kendi küçük kitlesini sonra büyük kalabalıkları kendine çeker. Önemli olan aynı logo altında istikrarını koruyup adres değiştirmemesidir bizim buralarda... Türkmax ihraç etmediği her dizide izleyiciyi çekti ekranına. İhraç ettiği her dizisiyse gittiği gibi battı yeni adresinde. Kabına sığmayanlara hatırlatırım...

Öğretmenler böyleyse...

“Bilmemek değil öğrenmemek ayıp” derdi eskiler. Şimdi ben de “bilge geçinip de zır cehaletini göstermek cesaret değil koca bir ayıp” diyorum... Bir Milyon Canlı Para’ya katılan öğretmen ikililerin çoğu sıradan ve hatta uzmanlıkları içinde bulunması gereken sorular karşısında resmen sus kalıyorlar...

O zaman eğitim sisteminde sadece öğrencilerin değil öğretmenlerin de bizzat ezberci olduğunu düşünüyor insan... Hayatını eğitime adamış tüm öğretmenleri tenzih ediyorum ama bu örnekler kitleler tarafından merakla izlenen bir yarışmada olunca hakikaten mesleğin bütününe zarar veriyor... Bilgi şans işi değildir çünkü. Haksız mıyım?