Taraf'ın nefis Wikileaks belgeseli...
08 Nisan 2011

TARAF’ın her gün yayınladığı Wikileaks belgelerine ben belgesel dizisi adını koydum. Her şeyin başında, herkesten önce böyle bir anlaşma yapıp, bizleri ilgilendiren yazışmaları yayınlayarak sadece gazetecilik açısından son derece başarılı bir iş yapmakla kalmadı, Türk- Amerikan ilişkilerine ve Amerikan diplomasisinin nasıl çalıştığından başlayarak, Türkiye’nin içine ayna tuttu. En dikkatimi çeken, belgelerin çeviri dili. Son derece dikkatli ve yayınlanan belgenin hangi disiplin içinde okunması gerektiği de yorumlarla anlatılıyor.

[[HAFTAYA]]

Yani sizin önünüze bir çuval belge atıp, işte istediğinizi okuyun, denmiyor. Gereksiz bölümler temizlenmiş, spekülasyona yol açacak ve ihbarcı gibi yorumlanabilecek isimler silinmiş. Okuyucuya özünün özü veriliyor. Son derece sorumlu ve yapıcı bir yayın. Üstelik seçilen belgeler de, yakın tarihte yaşadığımız birçok olayı aydınlatıyor. Her gelişmeyi Amerikan komplosuna bağlayanları da hayal kırıklığına uğratıyor. Ben bütün bu yayında Yasemin Çongar’ın kaleminiyorumunu ve sorumlu yaklaşımını hissediyorum ancak mutlaka başkaları da yardım ediyordur.

Bu arada eklemeden edemeyeceğim. Bu belgeler, ABD diplomasisinin nasıl dikkatli, olayları nasıl yakından ve gerçek arayışıyla incelediğini de gösteriyor. İsviçre saati gibi çalışıyorlar. Zamanında hata da ediyorlar ancak Washington’u hiçbir zaman yanıltmayan bir mekanizma oluşturulmuş. İnsan gıpta ediyor...

Sınavı asıl Ali Demir kaybetti...

ÖSYM’nin sınav karmaşasında ben herhangi bir kötü niyet görmüyorum. Tam aksine bunun, kurumun abartılı bir güvenlik kaygısından hareket ederek, eskilere oranla daha güvenli bir sınav yapma çabasından kaynaklandığı anlaşılıyor. Bunun Türkçe adı acemilik. Şu açıklamaya bakın; ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ali Demir’e göre, yaşanan bunca karmaşanın nedeni “basına verilen kitapçıkların acemice hazırlanması, beceriksizlikmiş”. Pes doğrusu. Olacak iş mi bu? Yeni başkan ve kurduğu heyet kendini göstermek için, yeni bir sistem getirmeye kalkınca, bugünkü karmaşayla karşı karşıya kalındı. Herkes sonuca bakar. O zaman da koskoca bir beceriksizlik damgası vurulur.

ÖSYM Başkanı ne kadar haklı olursa olsun, yarattığı karmaşadan dolayı, daha ilk sınavında sınıfta kaldı. Kamuoyundaki duyarlılıkları çok daha önceden iyi bilmesi ve ona göre hareket etmesi gerekirdi. Kimse işin ayrıntılarına giremez. Zira konu çok karışık ve anlaşılacak gibi değil. Bundan dolayı da, çok kolaylıkla siyaset girdabına girilir ve işin içinden çıkılmaz.

İşte bugünkü durum bu... ÖSYM Başkanı, AK Parti iktidarını gereksiz şekilde sıkıntıya soktu. Seçime gidildiği bir dönemde, iktidarlar böylesine sürpriz skandallarla karşılaşmak istemez. Siyasi yönden bürokratını bir süre korumaya alır ancak tekrarlanırsa da, ipini çeker. Ali Demir, kız öğrencilere ayrı sınav, abartılı güvenlik önlemleri gibi günlerce süren tartışmalara yol açtı. ÖSYM’nin başında hafif kaldı. Bakalım bu deneyden yeterli dersi alabilecek mi, yoksa bozulan güvenin altında ezilip gidecek mi?

Misyonerlerden neden korkuyoruz?

Devletin de desteğiyle, Türk toplumu kendi umacılarını yaratmakta son derece başarılıdır. Misyonerlik faaliyetleri de, bunların başında gelir. Kimdir bu misyonerler? Türklere, Hıristiyanlığın çok daha iyi din olduğunu anlatmak ve ikna etmek isteyenlere misyoner denir. Misyonerler sadece din konusunda değil, inandığı herhangi bir konuyu yaymak için de çalışırlar. Ancak bizim tüylerimizi diken diken eden Hıristiyanlık propagandasıdır. TARAF’ın yayınladığı belgeler ve kendi istihbaratına dayanarak verdiği rakamlar komik ötesi bir durumla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Sıkı durun, 75 milyonluk Türkiye’de misyoner sayısı sadece 50 (!) ve daha da komiği, 75 milyonluk bu ülkede, resmi rakamlara göre, son 10 yılda Müslümanlıktan vazgeçip Hıristiyanlığı seçen sayısı sadece 500! Komik ötesi bir şey değil mi? Hadi, 500’ün yanı sıra bir de 500 bilinmeyen var, diyelim. Bunca kıyamete değer mi? Bir yandan Diyanet İşleri, öte yandan devlet destekli resmi veya resmi olmayan kuruluşlar, milliyetçiler, tarikatlar, sözde din adamları, felaket tellallığı yapıyor.

Korkunç bir ortam yaratılıyor ve bu insanların infazına zemin hazırlanıyor. Yalan mı? Bu seçimi yapan vatandaşlarımızın hayatını söndürmüyor muyuz? Rahip Santoro’nun bu ortam nedeniyle öldürülmesinde hiç mi suçumuz yok? Zirve Kitabevi’ndeki o masum insanların boğazları bundan dolayı kesilmedi mi? Baksanıza, Prof. Dr. Zekeriya Beyaz bile neredeyse cihat ilan edecek. Ülkenin misyonerler tarafından büyük bir tehlikeye itildiğini, ülkenin elden gitmek üzere olduğunu dahi söyleyebiliyor!

Peki, bizim misyonerler elma mı topluyor?

Benim anlayamadığım, uyguladığımız çifte standart. Sorarım size, Türkiye’nin Müslüman misyonerleri yok mu? Hem de birkaç bini aşan misyonerimiz var. Büyük kesimi resmen misyoner diye kendilerini deklare etmiyorlar. İslam dininin tüm dinlerden daha ileri olduğunu anlatmıyorlar mı? Dünyanın dört bir yanına dağılmış okullar, din adamları, imamlar ne yapıyorlar sanıyorsunuz? Misyonerler konusunda duyarlı olalım, dikkatli davranalım, dinimize sahip çıkalım ancak cücelerden kendimize umacı yaratmayalım. Milliyetçilik veya dindarlık adına kendimizi bu kadar da zayıf ve çaresiz durumlara sokmayalım.