Yeni Yazısı > Şükredecek kadar iyimiyiz? - 24.02.2011

Şükredecek kadar iyimiyiz?
24 Şubat 2011

Türkiye’nin en büyük inşaat yatırımlarının ve insan kaynağının bulunduğu Libya’da ayaklanmanın sokak savaşına dönüşmesi, Türkiye’de cumhuriyet tarihinin de en büyük tahliye operasyonunu başlattı. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun basın toplantısında yaptığı açıklamaları dinlerken olayın bütün acıklı boyutuna rağmen bazı noktalarda gülümsemekten kendimi alamadım. Davutoğlu Mavi Marmara operasyonunu kastederek “bundan önceki başarılı operasyonlardan edindiğimiz deneyimle” diyordu. Hangi başarı, hangi deneyim, sapla saman nasıl karşılaştırılır! Hava yoluyla tahliyenin hem sayıca yetersiz, hem de havaalanı denetimleri açısından zor olmasından hareketle deniz yolunun tercih edileceğini vurguluyor, bunun için Deniz Kuvvetleri’nin de büyük özveriyle operasyona katıldığını söylüyordu.

[[HAFTAYA]]

Burada herkesin aklına ilk gelen ‘hangi komutanlar’ sorusuydu! Malum Deniz Kuvvetlerinin, hele donanmanın komutanlarının neredeyse üst rütbeli tümü, tartışmalı kanıt ve iddialarla Hasdal’da tutukluydu! Komutanlara görev emriyle izin mi çıkarılacaktı, yoksa eldeki alt rütbelilerle bu kadar önemli bir operasyon mu yürütülecekti? Tunus’da başlayıp Libya’da süren ve İslam ülkelerinin çoğunu sarsan özgürlük ve değişim rüzgarı; demokrasi ile istikrarın; içte ve dışta güvenlik güçlerinin kurumsal olmasının önemini vurgulamış oldu.

“Canım Türkiye” diye inlemeden önce son iki üç yıldır bizde hangi yöne değişim rüzgarının üflenmeye çalışıldığını, ordunun ve güvenliğin nasıl canına okunduğunu, baskı ve korku rejiminin alttan alta nasıl ülkeyi esir aldığını HERKESİN düşünmesinde yarar yok mu? Yönetenlerin de, yönetilenlerin de, yandaşların da, muhaliflerin de! Şükredecek kadar iyi durumda mıyız? Kıymetini bilmeden neleri harcıyoruz ve sonra pişman olmamak için ne yapmalıyız?

Yanardöner şaşar gazeteciler

Güya işim bu, üniversitede verdiğim dersin adı bu, ama işler ve çıkarlar o kadar karıştı ki ben bile artık hangi gazetenin hangi haberi niye nasıl koyduğunu anlayamıyorum! Üstelik de bir internet sitesinde yazdığım akademik medya yorumları içinde daha o gün, servis edilen haberler ve gazetecilik etiği ile ilgili bir yazı yazmışım.

Gazeteci arkadaşlarıma, “Habersiz kal, servis edilen haberi yazma” diye öğüt vermişim. “Bil ki eline tutuşturulan dosyanın yayınlanması, senden çok tutuşturanın çıkarınadır” demişim. Ve bakıyorum, gazetenin birinci sayfasında koskocaman puntolarla “Sorgu Odası tutanakları”, Soner Yalçın’ın Savcı Zekeriya Öz’e verdiği ifadenin tümü, satır satır yayınlanıyor. Yayınlayan gazete Taraf değil, Star değil, Bugün değil, YeniŞafak değil. Yani savcılıkla oluşturulan haber belge akışı köprüsünün “normal” öteki ayaklarından biri değil, tetikçi hiç değil. Akşam Gazetesi bunu niye yapıyor?

Habercilik aşkıyla mı? Meslekdaşlarına sahip çıkmak için mi? “Bakın, bir gazeteciye örgüt üyeliği yaftasını yapıştırmadan önce neler sordular görün” demek için mi? Bu ifadenin tutanaklardan bire bir yayınlanabilmesi için savcılığın sızdırmış olması gerekiyor. Bu yasak değil mi? Neresi yasak diyeceksiniz, şimdiye kadar sanık avukatlarının elde edemediği nice bilgi, belge, gazetecilere sızdırılmadı mı?

Sızdırma gazeteciliğin önemli isimlerinden Şamil Tayyar daha yeni, elinde sallayarak Soner Yalçın’ın Baki Özilhan’a yazdığı ve aramalarda el konulan bir mektubu okumuyor muydu? Akşam da mı o saflara dahil oldu? Kimbilir? Daha önceki gün bu gazetenin yazarlarından Nagehan Alçı’nın Soner Yalçın hakkında kin ve öfkeyle yazdığı yazıya şaşıp kalmadım mı?

Dahası, bu genç, güzel, akıllı dış haberler uzmanı gazetecinin, gönlünü yeni parlayan taraflı ve şamatacı bir gazeteci taklidine kaptırdıktan sonra nasıl da değiştiğine, sadece kalbini değil, aklını ve ruhunu yeni eşine nasıl da teslim edip meslektaşlarının haksız yere tutuklanmasından zevk duyacak bambaşka birine dönüşmesine kadın zafiyeti diye hayıflanmadım mı? İbret alarak yaşıyorum her günü, sadece şaşarak değil. Mesleğim ve ahlak adına, insanlık adına “Yazıklar olsun” diyerek