Yandex.Metrica
Sivaslılar yenilgiyi ofsayta bağlamakta haksızlar
18 Ağustos 2009

• Daum herkesin boynuna asması gereken akreditasyon kartını takmayınca görevli birisi gelip uyardı. Valla, ben Daum’un arkasındayım. Bir ara bizim gazetede de illa takmamızı istiyorlardı. Amirlerimin kızması pahasına söyleyeyim, 10 dakika bile takmadım. Dünyanın en rahatsız edici şeyi. Taktığın andan itibaren bin kilo ağırlık yapar, sanki sürekli boynum ağrıyormuş ve yakamdaki kordonunun sürtünmesi yüzünden vücut sıcaklığımı artırırmış gibi gelir. Yazı yazacak olursun, klavyenin üstüne kayar. Takacaksınız diye tutturanın da haklı gerekçeleri vardır belki (güvenlik vs.) ama benim için iş değiştirme sebebi bile olabilir yani, o derece sinir bozucu buluyorum.

• Fenerbahçe’nin kadrosu Lugano’nun da gelmesiyle iyice zenginleşti, kabul. Ama iki adam daha lazım. Bir kaleci, bir de golcü. Çünkü bir takımda bu mevkide en az üç tane güvenebileceğin oyuncu bulunması şart. Geçen hafta Denizlispor maçında Semih kadroda yoktu, Guiza’ya bir şey olsa gol atacak adam kalmayacaktı. Kalede de iki Volkan’a lafım yok ama Mert zayıf görünüyor. Üstelik Volkan Demirel biliyor ki Volkan Babacan tarafından takımdan kesilmesi diye bir ihtimal yok. Herhangi bir sektörde herhangi bir profesyonel için en tehlikeli durumdur bu, müthiş bir motivasyon eksikliğine yol açar. Yeni adamların ikisi de aynı tip olmalı: Yedek kalmayı sorun etmeyecek, görev verilince çıkıp maç kurtarmasa da düzgün, profesyonelce iş yapacak. Yani Fenerbahçe’nin iki uca birer Emre Aşık bulması gerek.

• Lugano’nun gelişinden devam edelim. Geçen sezon sona ererken aklında “Seneye Fenerbahçe’de oynamak istemiyorum” cümlesi olan ve çeşitli sebeplerden ötürü bir şekilde bu cümleyi toprağa gömüp sarı-lacivert giymeye ikna olan önemli oyuncuların sayısı üçe çıktı (diğerleri Mehmet Topuz ve Guiza). Onların motivasyonunu sağlamak tabii Daum’un işi. Ben başka bir şey söyleyeyim. Bu kadar peşinde koşturup böyle görkemli bir dönüş yapan Lugano, eskisinden çok daha fazla güvenecektir kendine. Muhtemel partneri Bilica da bu sendromdan mustarip. İsabetsiz pasların, ayağına dolaştırdığı topların sebebi, yeteneksiz olmasından değil, aklından sürekli “Kralını yaparım” diye geçirmesi bence. Bu yüzden de Fenerbahçe savunma göbeğinin bu yılki en büyük sorunu araya atılan toplar, adam kaçırma, kademenin bozulması değil de şişkin egolar olabilir.

• Sivaslılar kızmıştır tabii, “Kazım ofsayttaydı” diye. Kızmakta haklılar ama yenilgiyi buna bağlamakta haksızlar. Fenerbahçe maçı hak edecek futbolu oynadı. Sivasspor sadece ve sadece ve sadece ve sadece Ersen Martin’e top indirmeyi biliyor. Bir kere de soldan kaçan adamın koşu yoluna bir pas atılır; ya da ne bileyim, boşluğa yerden bir top gönderilir. Sıfıra inip orta yapmadan maç bitiren bir takımdan söz ediyoruz. Bizden de bunlar gidiyor Şampiyonlar Ligi’nde bizi temsil etsin diye. Sonra İtalya’da çalmadık kapı bırakmayan ve hepsi yüzüne kapanınca dönen Lugano’ya bizi süründürdü diye kızıyoruz. Ben olsam ben de gelmem.

• Ersun Yanal devre arasında “Önder, Christian ve Roberto Carlos’un hücum yönü yok” dedi. Roberto Carlos’a dedi! “Hücum yönü yok” dedi. Hücumcu bek kavramını yeniden tanımlayan, bu şekilde yıllarca mevkiinin dünyadaki en iyi oyuncusu kabul edilen kişiye dedi.

• Hakemler kulakta başlayıp dudak köşesinin iki santim üstünde biten kıvrımlı mikrofonları (muhtemelen, koşarken bir aşağı bir yukarı sallanıp dikkat dağıtmasın diye) yanaklarına bantlıyorlar, görmüşsünüzdür. Sabah tıraş olurken yüzlerini kesmiş gibi görünüyorlar. Yapmasınlar demiyorum tabii, haddime değil zaten. Ama görüntü bu, bilsinler isterim.

• Sırttaki forma numarasının üstünde isim değil de reklam görmeye tam alışamadım. Ülker, Kızılay gibi bilinen markalarda sorun yok. Ama mesela Denizlispor öyle değil. Hem geçen hafta Fenerbahçe maçında, hem de bu hafta Galatasaray maçında aynı şey oldu. “Kimmiş bu oyuncu?” diye bakıyorum arkasına, Aydes yazıyor. “Aydes, ilginç isim, yabancı herhalde” diye düşünürken ancak uyanıyorum konuya.