Silahlar susmadan paket açılmamalı...
16 Eylül 2009

İki gündür sizlere Güneydoğu’nun havasını yansıtmaya çalışıyorum. Bugün, sadece bölgenin değil hem Türk kamuoyunun hem de Kürt kamuoyunun paylaştığı bir saptama ile devam etmek istiyorum. Bu saptama çok önemli. Zira her şey bu saptamanın üzerine inşa edildi. O da, artık silahla bir yere varılamayacağı saptamasıdır. Kürt kamuoyu, artık çocuklarının, akrabalarının ölmesini istemiyor. İstemiyor ancak o çocukları dağa çıkmaktan da alıkoyamıyor. Türk kamuoyu da, silahların susmasından yana. Cenazelerde yaşananların bitmesi isteniyor. Bu nokta çok önemli. Sadece Türk ve Kürt kamuoyu değil, Kuzey Irak, Washington ve Brüksel de silahların susmasından yana tutum sergiliyorlar. Özetlemek gerekirse, ortam hazır ve herkes ölümlerin durmasını, parmakların tetikten çekilmesini istiyor. Peki neden olamıyor? Neden, silahlar susturulamıyor? Koordinasyon içinde bu aşamaya gelinemez mi? Gelinir tabii, yeter ki niyet olsun, yeter ki siyasi irade olsun...

PKK çekilmeli...

Başbakan ne kadar tepki gösterirse göstersin, bugün hem bölgede, hem de Türkiye’nin genelinde öncelikli konu silahların susmasıdır. İnsanlar ölürken, sağlıklı bir barış süreci yürütülemez. Ayrıca, bu gelişme tek yanlı bir kararla da uygulanamaz. Her iki tarafın istekli olmaları ve gereken adımları atmaları gerekir. İnisiyatifin PKK’dan gelmesi şarttır. Neresinden bakılırsa bakılsın, PKK yasa dışı bir terör örgütüdür. Görüşlerini silahla ve zorla kabul ettirmek için, masum insanları öldürmektedir. Bundan dolayı, ilk adım atması ve hem mayın döşemeyi bırakması, hem de bölgeden çıkması, hiç değilse sınırın öte yanına çekilmesi gerekir. PKK’nın neden ilk adımı atmaktan kaçındığı biliniyor. Defalarca açıkladılar. Çekilmeye başladıkları andan itibaren, TSK’nın baskısının arttığına, operasyonların yoğunlaştığına dikkat çekiyorlar. Hatta örnek olarak, 1999’da Öcalan’ın direktifi üzerine çekilme sürecinde 500 kayıp vermelerini gösteriyorlar.

TSK da farklı davranabilir...

Kimse, Türk Silahlı Kuvvetleri’nden, PKK’ya ait gruplarla karşılaştığı zaman onları görmezden gelmelerini beklememeli. TSK’nın görevi, teröristi kovalamak ve etkisiz duruma getirmektir. Ancak, olağanüstü durumlarda ve karşı tarafın gerçekten çekilme sürecine girdiği aşamalarda, bu çekilmenin gerçekleşmesini izlemesi de beklenebilir. Barış çalışmalarını kolaylaştırmak için böylesine bir taktiğe başvurmanın zararı değil, hatta yararı da olabilir. Böyle bir yaklaşımı benimsemek, siyasi otorite ile asker arasında kararlaştırılır. Sonuç olarak, hiçbir şey Allah’ın emri gibi değişmez değildir. Toplumun çıkarına ise, gerekirse bazı şeylerin üstüne gidilmez, hatta görmezden dahi gelinebilir. Önemli olan, silahların susması, insanların ölmemesi ve barış sürecinin devam edebilmesidir. Gerisi ayrıntıdır...

Karşılıklı kullanılan dile dikkat etmeliyiz

Dün sizlere Güneydoğu’ya giden yazarçizerlerin ve görüşlerine değer verdiğimiz gözlemcilerin bize yansıttıkları izlenimlerin bir özetini yapmıştım. Şimdiye kadar duymadığımız veya duymak istemediğimiz görüşlerin seslendirilmeye başladığına dikkat çekmiş ve Kürt kökenli vatandaşlarımızın ne düşündüklerine -beğenmesek, işimize gelmese dahi- kulak vermemiz gerektiğini yazmıştım. Bölgeden yansıyan izlenimlerin içinde en çarpıcı olanını bugüne bıraktım. Aklı başında, PKK yanlısı olmayan Kürt çevrelerin dahi sürekli vurguladıkları bir konu var. Türkiye Devleti’nin kullandığı dil... Güvenlik yetkilileri, siyasiler ve bütün bu söylemden yararlanan medyanın dili, kullandıkları kelimeler, sıfatlar Güneydoğu’da çok farklı algılanıyor. Bu durum da iki taraf arasındaki -eğer gerçekten isteniyorsayakınlaşmaya hiç hizmet etmiyor. Bizim “terörist” dediğimiz kişiye onlar “gerilla” diyorlar.

Benim de, KANAL D Ana Haber veya CNN TÜRK’te “PKK’lı terörist” diye adlandırdığım insanları onlar kendilerinden yana, bir yanlışlığı düzeltmek için hayatını tehlikeye atan insan olarak görüyorlar. İstediğimiz kadar uğraşalım, bu olguyu değiştirmek imkansız.

Ortada bir de farklı algılananlar dizisi var.

Örneğin, devlet “Son terörist öldürülene kadar mücadele sürecektir” diyor. Bizim için bundan daha doğrusu yoktur. Tabii ki, yasa dışı faaliyet gösteren, elinde silah taşıyan terörist var olduğu sürece mücadele sürecektir. Güvenlik güçlerinin bu “gerçeği” söylemesi de normal görülür.

Güneydoğu’da ise, bu söylem çok farklı, “Bizim çoluk çocuğumuzu, akraba ve mahallenin gençlerini öldürmek istiyorlar. Ateşkesi kabul etmiyorlar. Operasyonları durduramayacaklarının işaretini veriyorlar” diye algılanıyor. “Terör bitene kadar mücadele edeceğiz” dense, biraz daha kabullenecekler de, diğer söyleme tepki gösteriyorlar. Biz de, onların PKK’yı kollayıp koruyan söylemlerine sinirleniyoruz. Duydukça daha sert tepki koyuyoruz. İşte böylesine iki ayrı dünyada yaşıyoruz. Peki, hep böyle mi sürecek?

Açılımı yaşatabilmek istiyorsak, her iki tarafın da kullandığı dile, karşılıklı duyarlılıklara dikkat etmeleri gerekmiyor mu? Bence artık zamanı geldi. Eğer bu sorunun, şu veya bu şekilde bir çözüm sürecine oturması gerekiyorsa, her iki tarafın da diline hakim olması, söylediğini kulağının duyması gerekiyor. Sert söylemler toplulukların çok hoşuna gider. Bol alkış toplar. Ancak, “uzlaşı” sağlamaz. Hatta sert konuşmalar, hamasi demeçlerle hiçbir barış süreci sürdürülemez. Karşılıklı bu adımı atmak zorundayız galiba. Ne dersiniz?

Bu yazı, Posta Gazetesi’nde ve aynı gün Hürriyet Gazetesi’nin tüm dış yayınlarında, Hürriyet internet sitesinde (www.hurriyetim.com.tr), Milliyet internet sitesinde (www.milliyet.com.tr), Kanal D internet sitesinde (www.kanald.com.tr) ve Daily News ekibi tarafından tercüme edildikten sonra hem ana gazetede, hem de Daily News internet sitesinde (www.turkishdailynews.com) yayınlanmaktadır.