Savaş da, barış da medya üzerinde!
26 Şubat 2011

CNN Türk’te 5N1K’nın yapımcısı Cüneyt Özdemir bir iş adamının uçağıyla bir kaç saatliğine Trablus’a gitti, bütün dünya basınını atlatarak Kaddafi’nin oğlu Seyfülislam ile röportaj yaptı. O kıyamet ortamında bir Türk gazetecisinin gidip Kaddafi’nin oğluyla röportaj yapabilmesi büyük başarıdır. Kendisini kutluyorum. Ama bir konuya da dikkat çekmek istiyorum: Haber kaynakları ve gazetecilik meselesi. Cüneyt Özdemir kendisinin de vurguladığı gibi, bu röportajı, oğul Kaddafi medyanın önüne çıkmak istediği için yapabildi.

[[HAFTAYA]]

Çünkü günümüz dünyasında iç savaş da, dış savaş da, darbe de, değişim de, medya üzerinde yapılıyor! Nitekim oğul Kaddafi’nin Cüneyt Özdemir’e anlattıkları, Libya’yla ilgili haberlerin dünyaya yanlış aktarıldığı ve bunun başta El Cezire olmak üzere yabancı televizyonlar tarafından yapıldığıdır. Bütün dünyaya, kendi halkının üzerine bomba atan, silah sıkan bir iktidar olarak tanıtılan Kaddafi Ailesi, gerek NATO tarafından bir dış müdahaleyi önlemek, gerek kendi ülkesi içindeki duruma hakim olabilmek için yine medyadan medet umuyor! İlk olarak Özdemir’e nasip olan röportaj, muhtemelen bundan sonra bütün dünya medyasına verilecektir. Oğul Kaddafi, Özdemir’e Libya’da durumun kontrol altında tutulduğunu, sadece bir-iki noktada “teröristlerin” olay çıkarttığını, onun dışında ortalığın süt liman olduğunu söylüyor. Yani ne söylemek istiyorsa onu söylüyor.

Hangisi doğru?

Bir süredir sızdırma haberlerle ilgili söylemek istediğim de hep bu: Biri size bir bilgi, bir haber, bir röportaj, bir dosya vermek istiyorsa bunu kendi yararı olduğu için veriyordur! Bugüne kadar Libya ile ilgili haberler, orada yaşayan Türklerden geldi. Ve tabii ki bütünü gösterebilmekten uzaktı. Körlerin fili tarifi gibiydi. Biri “Üzerimize saldırdılar, herşeyimizi aldılar” diyor. Biri “Yiyeceklerini bizimle paylaştılar” diyor. Hangisi doğru? İkisi de! Herkesin yaşadığı farklı çünkü. Doğruyu, tarafsız kaynaklardan elde ettiği birçok haberi birleştirip analizini yaparak gazeteci bulacaktır. Orada bir kaos yaşandı. Yağmacılar paralı bildikleri Türk şantiyelerine ve Türklere saldırdı. Saldırganları durdurmaya çalışanlar sokaktaki herkese ateş etti. Sıkıntı ülkede ciddi bir ordu, güvenlik gücü olmamasından kaynaklanıyor. Sokağa çıkıp asayişi sağlayacak bir güç... Memlekete geri dönen insanlar “Orada ordu yoktu!” diye bağırıyordu. Bir de ne yoktu? Herkesin güvenebileceği, doğruyu, olanı biteni bildirecek televizyonlar, gazeteler... Demek ki neymiş? Özgür basın ve güçlü ordu her eve lazımmış!

Televizyoncu nerede aranır?

Bugün meslektaşlardan gidiyoruz ama neyleyelim ki gazeteciler haber yapmaktan çok, haber olmaktan kurtulamıyor. Son zamanların popüler gazetecisi Ahmet Hakan’ın gözaltına alındığı haberi, tabii ki herkesin aklına ilk olarak Ergenekon ve Silivri’yi getirdi. “Ne alaka” değil işte, Ahmet Hakan’ın sağı solu belli olmaz, doğru bildiğini yazar. Gerçi sağ beklerken sol, sol beklerken sağ yazdığından tarafı da belli değildir ama savcıların da sağı solu belli değil, bakarsın Ergenekon’u uygun görürler. Meğer Ahmet Hakan’ı görülmüş, bitmiş ama kayıtlara geçilmesi unutulmuş bir davadaki arama emrinden ötürü gözaltına almışlar! Bu tek kelimeyle devletin kötü işleyişidir! Mesele Ahmet Hakan’ın yaşadığı şehirden başka bir şehre gidip otelde kalmasından kaynaklanıyor. Bizim polis, arama emri olan kişiyi, zahmet edip ev ya da iş adresinden, hatta haftada bir kaç kez çıktığı televizyondan aramıyor. Ne zaman ki şahıs otele gidiyor, kaydını yaptırıyor, kayıt otomatik olarak emniyete gidiyor, herhalde onların sistemlerinde o sırada ışıklar yanıp sönüyor ve “Yaşasın, yakaladık” diye kalkıp, gelip alıyorlar! Bir de özellikle sabaha karşı geliyorlar ki daha heyecanlı olsun. Geçmiş olsun! Emniyetten temiz kağıdı almadan da kimse otele motele gitmesin!