Sarkozy hiç değilse bizimle oynamıyor...
26 Şubat 2011

Fransız Cumhurbaşkanı’nın dünkü 6 saatlik Ankara ziyareti, tam Sarkozy’nin genel yaklaşımına uygun şekilde fırtına gibi geldi geçti. Süper aktif bir lider... Saptadığı politikadan vazgeçmeyen... Evinde ne diyorsa, ziyarete gittiği ülkede de aynını tekrarlayan, karşısındakini idare edebilmek için laflarını kıvırtmayan, karınından konuşmayan bir politikacı. Siz ne dersiniz bilemem ancak ben Sarkozy’yi işte bu niteliklerinden dolayı seviyorum. Türkiye konusunda bir görüşü, bir politikası var. Türkiye’nin ağırlığını biliyor.

[[HAFTAYA]]

Sözleri hoşumuza gitmiyor ancak bu politikayı kendi ülkesi Fransa’nın çıkarlarına uygun olduğu için sürdürüyor. Kalbimizi kırmasına rağmen, Türkiye’den birçok avantaj elde edebilecekken, bu fırsatları kaçırma pahasına oyun oynamıyor. Avrupa’da, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği düşüncesinin tüylerini ürperttiği birçok lider var. Ancak onları dinlediğinizde, sırtımızın sıvazlandığını görüyorsunuz. Güzel laflar ediyorlar, iş oy kullanmaya gelince reddediyorlar. Sarkozy ise, yüzümüze bakıyor ve gerçek politikasını söylüyor.

Kızmak yerine onu ikna etmeye çalışmamız lazım. Kimse kimsenin kaşı gözü için politika değiştirmiyor. Sarkozy’nin Ankara’da verdiği mesaj da böyleydi: “...Tam üyeliği bırakın, gelin size özel bir statü verelim. Avantajlar sağlayalım. Siz doğu ile batı arasında, bulunmayacak bir köprü rolü oynuyorsunuz. Yerinizi başkası da dolduramaz... Avrupa üzerinden gerilim yaşayacağımıza, gelin ikili ilişkilerimizi daha da geliştirelim. Baksanıza, rekor üstüne rekor kırıyoruz...” Dedim ya, kızacağımıza şu mesajları bir düşünmeye başlayalım.

Tarihi koruyamazsanız birileri alıp götürür...

Tarihi eserler, hangi ülke toprakları üzerindeyse, o ülkeye ait sanılır değil mi? Hayır, öyle değildir. Tarihi değerdeki eserler, herkese aittir... Eğer bu eserleri iyi koruyabiliyor, yaşatabiliyorsanız, o zaman sizde kalabilir. Sahiplenebilir ve hak iddia edebilirsiniz. Eğer koruyamıyor, hırsızlıkları önleyemiyor, yangınlarla yok edilmelerinin önüne geçemiyorsanız, bu değerlere layık olmadığınız anlamına gelir. İngiliz, Fransız, Alman müzeleri Osmanlı ve Türk yönetimleri tarafından “taş parçası, alıp götürsünler” diye verilmiş harika eserlerle veya ilgisizliğimizden dolayı çalınıp kaçırılmış büyük değerlerle doludur. Üstelik hiç de ders almıyoruz.

En son örneklerini sıralayalım yeter. Haydarpaşa’yı yaktık, mahvettik... Sonra Kılıç Ali Paşa Camii ve şimdi de Hünkar Kasrı... Hepsinin tek nedeni ciddiyetsizlik, sorumsuzluk. Müzelerimiz hemen her gün soyuluyor. Ne doğru dürüst bir güvenliği var, ne de duyarlılık. Bu eserlere layık olmadığımızı gösteriyoruz. O zaman, yabancıların gelip o eserleri götürmelerine, çalmalarına veya satın almalarına da kızmayalım. Değerini bilmediğiniz şeyleri başkaları elinizden alıp gider.

Bu iki insanı tehdit etmek iptidailiğin sembolüdür

Orhan Miroğlu ve Mehmet Metiner, Kürt sorunu konusunda kendilerine özgü görüşleri olan ve bunları da hiç korkmadan açık açık savunan iki düşünürdür. Kimi zaman PKK’yı kızdırırlar, kimi zaman BDP’nin ezberini bozarlar. Her ikisinin de, derin bir bilgi dağarcığı vardır ve Kürt sorununu en iyi değerlendirenler listesindedirler. Anlaşılan son yıllardaki çıkışları, Kürt hareketinin egemen çevrelerini rahatsız etmiş olacak ki, tehdit edilir oldular. Hayatları tehlikeye girdi. PKK sahne aldı ve gözdağı vermeye başladı.

Dünya değişiyor, Türkiye değişiyor, Kürt hareketi değişiyor ancak PKK değişmek bilmiyor. Hâlâ tehdit, hâlâ ölüm cezası, hâlâ kaba kuvvet. Örgüt, bu iptidailikten acaba kurtulabilecek mi? Kurtulamadığı sürece, çözümün bir parçası olma şansı azaldığı gibi, Kürt toplumu içindeki sempatisini de ister istemez kaybetmeye mahkum olacaktır. Miroğlu ve Metiner, doğru bildiklerini yine söylemeye devam edecekler ve bizler de onları ciddiye almayı sürdüreceğiz.

Devletin yapamadığını özel sektör yaptı...

2004 yılında Tekel, alkollü içki pazarını elinde tutuyordu. Ne uzuyor, ne de kısalıyordu. Bürokratlardan oluşan bir pazarlama ekibiyle iş yapıyordu. Devlet kafasıyla çalıştığı için olduğu yerde sayıyordu. Tekel, sonunda özelleştirme rüzgarına dayanamadı ve MEY adlı özel sektör firmasına bu ürünlerin hakkını 293 milyon dolara sattı. İşte bundan sonra yaşananlar devlet ile özel sektör arasındaki büyük farkı ortaya çıkarıverdi. Aynı ürünler, 2006’da Texas Pacific’e 810 milyon dolara, geçenlerde de İngiliz Diageo firmasına tam 2.1 milyar dolara satıldı. Tılsım, içkilerin cinsinden çok pazarlamada, çeşitlemede ve tanıtımındaydı. Yoksa mal aynı mal. Kimileri şimdi ortaya çıkıp “Gördünüz mü boşu boşuna devlet malını ucuza sattık” diyecektir. Hayır, devlet bu değer artışını gerçekleştiremezdi. Bürokrat kafasıyla bir yere varılamazdı. Doğrusu yapıldı. Daha satılması gereken nice ürün var. Boş yere elimizde tutuyoruz. Sıra onlarda...

Nefret suçları ile mücadele

İzmir Siyah Pembe Üçgen Derneği tarafından bu yıl üçüncüsü düzenlenen “Baki Koşar Nefret Suçları İle Mücadele Haftası” başladı (www.siyahpembe.org). Başarılı bir gazeteci ve yazar olan Baki Koşar da 2006 yılında bir nefret cinayetine kurban gitmişti. Cinayeti kimin işlediği polisin amansız takibi ile kısa sürede bulundu. “Nefret suçları” hâlâ işlenmeye devam ediyor. Bizimse bu gibi etkinliklerle bu olgunun ceza düşürme sebebi değil de arttırma sebebi olması gerekliliğini hatırlatmamız, hem hukuki hem de toplumun algısını değiştirecek adımlar atmamız gerekiyor. Ama maalesef ülkemizde bu işler böyle yürümüyor.

Hatırlarsınız geçen yıl Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanımız Selma Aliye Kavaf, “Eşcinsellik hastalıktır” demişti. Bu tür yaklaşımlar nefret suçlarının önlenmesi konusunda sorun yaratıyor. Ben de Sayın Bakan’ın sözlerine karşı bir yazı yazmış ve eşcinselliği “gen sorunu” olarak nitelemiştim. Ardından Lambada İstanbul Derneği beni “Hormonlu Domates” ödüllerine aday gösterdi. Neyse ki ödülü ben almadım. Gerçi alsaydım ödül törenine de gidecektim. Zira bilmeden bir nevi haksızlık etmişim. Bu tür söylemlerin artık bu çağda olmaması gerektiğini hepimizin öğrenmesi gerekiyor.

Geri dönüştürülmüş kalemler

İçtiğimiz sütlerin, meyve sularının kutularından kalemler üretmek. Lecce Pen, 1992 yılından bu yana geri dönüştürülmüş maddelerden kalem yapıyor. 1 ton karton içecek kutusunun ecoallene maddesi haline dönüştürülmesi ile 90 kg sera gazı emisyonunun önüne geçiliyor. Dünya kaynaklarının hızla tükenmeye başladığını hepimiz biliyoruz. Dünya nüfusu da hızla artıyor. Lecce Pen gibi firmaların bu gibi yöntemlerle daha az emisyon daha az ham madde kullanımı için uğraşması çok anlamlı. Bence ileriki yıllarda artık geri dönüştürülmüş ürünler hepimizin hayatına daha fazla girecek.

Atatürk ile röportaj

Cevizoğlu’ndan Atatürk ile yapılmış röportajlar. Evet, evet yanlış okumadınız gazeteci yazar Hulki Cevizoğlu, Atatürk ile röportajlar yapmış. İsim Yayınları’ndan çıkan Cevizoğlu’nun bu sıra dışı kitabının adı “Bırakmayı Düşündüm-Bir Devrimciyle Röportajlar”. Cevizoğlu, kendisine ekranlarda yer bulamadığı için kitap yazmaya yönelmiş. Atatürk’e, hâlâ çok merak edilen soruları soruyor;

- İttihatçı mıydı?

- Ermenileri sürdü mü?

- İstanbul’da ajan tuzağına nasıl düştü?

- Cihat sözünü etti mi?

Bu sorulara, yaptığı araştırmalar ile Atatürk’ün cevaplarını arıyor. Çok enteresan bir kitap.