Resimler kapanın elinde kalıyor!
06 Aralık 2009

Ankara’da olduğum için hem açılışı, hem her gece değişik bir mekanda olduğu anons edilen partilerini kaçırdım diye içim içimi yiyor ya, dün koştur koştur Çağdaş Sanat Fuarı Contemporary İstanbul’a gittim! Gerçekten de gittiğime değdi! Bir kere sanırsın yılbaşı öncesi hediyelik eşya fuarı, maşallah bir kalabalık, bir kalabalık! Yabancı gezgini yerliden çok neredeyse. Gezenler gerçekten sanattan anlıyor, koku da alıyor, pek çok eserin yanında (satıldı demek anlamına) çoktan kırmızı küçük pullar yapıştırılmış. Olsun, alışverişe gelmedim ki, gezip görüp yazacağız! Bir yandan da dostlara rastlıyor insan, ne mutluluk, Ressam Su Yücel, Ahmet Güneştekin, heykeltıraş Malik Bulut, internette bir sanat portalı kurmuş İnci Aksoy ve fotoğrafçı Çetin Özer’le sohbet ediyoruz.
Çetin Özer’in arkadaşının hediye ettiği kırmızı kuyruklu saka kuşunun gölgesinden oluşan kanava üzerine bastığı fotoğrafların öyküsü ilginç. Devrim Erbil, ki en pahalı çağdaş ressamlarımızdan peynir ekmek gibi satılıyorsa bu işte bir iş var! Faizler düştü, borsa ne zamandır sallanıyor, altın dışında paraya para kazandıran bir değer yok. Altın da şu ara o kadar pahalı ki, bu fiyatlarla alındığı takdirde en erken 5 yıl sonra getirisi olur deniyor. Sanat ise ciddi bir yatırım aracı haline geldi. Al duvarına as, hem seyret, hem de durduğu yerde değer kazansın! Tabii kimin ilerleyeceğini, kimin giderek sevileceğini bileceksin. Zerrin Tekindor’un kocaman kirpikli, mavi saçlı kadınına bayılıyorum! Hatta biraz kendine mi benziyor ne? Aşk-ı memnu dizisinin Fransız matmazeli meğer ne kadar başarılı bir ressammış!
Ali Güreli, bu fuarlara başladığında oturup konuştuğumuzda sanatın yatırım aracı olmasının önemine değinmiş ve İstanbul’u sanat piyasasında merkez yapmak amacını söylemişti. Demek ki oluyor! Fuarı gezip galeriler arasında gidip geldikçe insanda belki ben de alabilirim heyecanı başlıyor, fiyatlarla ilgilendikçe her keseye göre bir şeyler olduğunu da fark ediyor ve gönül koyduğunuz birine gel benim ol deyiveriyorsunuz!
Kolumun altında bir Mustafa Ayaz resmiyle, yüzümde güller açarak kapıya gittiğimde elimdeki satış kağıdını gösteriyorum ama görevli küçük hanım hiç oralı olmuyor. Çıktıktan sonra ise bir görevli arkamdan koşturuyor. Meğer o kağıt onaylanacakmış! Fuarın son günü, mutlaka gidip gezin, ama bir şey alırsanız dikkat edin, kağıdınızı zorla da olsa gösterin, hırsız muamelesi görmeyin, e bizde her şey de tıkır tıkır yürümez ki canım!

Dans dersi mi, hayat dersi mi?
Aslında oyun geçen yıldan, ama ben yine bir bulvar komedisidir diye gitmemiştim açıkçası. Bülent Kınay ısrar etti, iyi ki de etmiş, benzer şeyleri yaşamış bir arkadaşımın anlatımıyla önce kahkahalar atıyor, sonra kırılıyor, sonra içiniz parçalanıyor, gözleriniz yaşarıyor, Her türlü duygu yağmuruyla sersemliyerek izleyeceğiniz bir oyun “Altı haftada altı dans dersi”. Tiyatro İstanbul’un sergilediği oyunu Cihan Ünal sahneye koymuş ve gay dans hocası rolünde harikalar yaratıyor. Kimse onun gibi kasarak oynayan bir oyuncudan sahnede küfür edip dans etmeyi bu kadar içine sindirmesini beklemez! Ya sadece dans etmeyi çok sevdiği için dans dersi alan Bayan Lily rolündeki Nevra Serezli? “Sizin derse ihtiyacınız yok ki?" sorusuna “Ama bir partnere var” yanıtını vermesi benim kitabı hatırlatıyor, Kiralık Adam’ı!
Ya kocasının yokluğunu saklayışı? Annem de hâlâ portmantoya babamın şapkalarını koyar, gelen giden evde erkek var sansın diye! İnsanların yaşlandıkça görünmez oluşları, hayattan kopuşları, yakınlarını yitirişleri ve tutunmak için sarfettikleri çabanın sıkmadan, üzmeden, hatta güldürerek anlatıldığı oyunda dansın önemi büyük. Tangodan valse, çaçadan svinge, her dansın giysileri nasıl farklıysa hayata dair anlamları ve izdüşümleri de farklı. Dansları, diyalogları derken iki sanatçı, sahnede sanki bütün bir hayatı oynuyor! İzleyicinin de tepkisine bakılırsa bu oyun, ikinci yılını da dolu oynar, seneye de umut verir.