RAM marka otomobil mümkün mü?
01 Şubat 2011

Koç Holding’in efsane yöneticilerinden Bernar Nahum’un anılarında okumuştum. 1920’lerin başında İstanbul’daki otomobil sayısı, taksilerle birlikte 500-600 adet civarındaydı. İzmir, Ankara, Adana, Bursa, Samsun gibi illerdekilerle, ülke genelindeki otomobil sayısı sadece 800’e ulaşıyordu. 1928 yılında yapılan sayımda ise 1500 otomobil olduğu saptanmıştı.

Kamyon, kaptıkaçtı ve kamyonetlerle birlikte, toplam taşıt parkının 5 bin 500 olduğu ortaya konulmuştu. Türkiye, böyle bir tablodan 1960’larda yapılan yatırımlar ve sonradan devamı gelen atılımlarla, otomobilde gerçek bir güç olmayı başardı. ‘Devrim’ ve ‘Anadol’ gibi yerli deneyimleri geride bırakan sektör, 2010 yılında, 603 bini otomobil olmak üzere 1 milyon 95 bin adet taşıt üretmeyi başardı. Bunun 754 binini ihraç edip, 16 milyar dolara yakın gelir elde etti.

[[HAFTAYA]]

Böylesine önemli bir düzeye ulaşan otomobilde şimdi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da talebiyle, ‘Yerli marka’ yaratılması konuşuluyor. Otomotiv Sanayicileri Derneği’nin bu konuda bir çalışma grubu oluşturup, ‘Yerli marka olabilir mi?’ sorusuna yanıt aramaya başladığını biliyoruz. Peki yerli otomobil mümkün mü?

Aslında bu soruyu sormak bile anlamsız... Türkiye’de Renault, Fiat, Toyota, Hyundai gibi markalarla, yüzde 100 olmasa bile yerli üretim yapılıyor. Karsan, kendi markasıyla ürettiği araçlarla, New York’un taksi ihalesinde son listeye kalabiliyor. Dolayısıyla, Türkiye yerli araç üretebilir mi yerine, ‘Yerli otomobil üretildiğinde, bunun kârlı ve sürdürülebilir olması mümkün mü?’ şeklinde bir soruya yanıt aranması gerekiyor. Bu durumda başarı kriterleri şunlar olabilecek:

1. Hangi hedef kitlesine ulaşacak?

2. Fiyatı ne olacak, ne gibi avantaj sunacak?

3. Beraberinde bir yenilik/inovasyon getirecek mi?

4. İç pazarın yanı sıra dışarıyı da hedefleyecek mi?

Hindistan’ın Tata’sı ve Ülker’in Turka’sı

Ülker Grubu Cola Turka’yı çıkardığında, çok sayıda kişinin kafasında tereddüt vardı. Coca Cola ve Pepsi’ye karşı gelip, bir pazar payı alabileceğini düşünenlerin sayısı fazla değildi. Ancak, Ülker, belli bir hedef kitleyi yakaladı ve onların ihtiyacını giderip, yüzde 20’lerde bir pazar payı yakaladı. Otomobilde benzer yerel ve başarılı örneklerin ilk adımları Rusya, Çek Cumhuriyeti, Hindistan, Çin, Malezya gibi ülkelerde atıldı. Bu ülkeler, önce kendi iç pazarlarına yönelip, belli bir büyüklüğe ulaştıklarında, ihracata da açıldılar.

Şu anda özellikle Hindistan ve Çin’de oldukça başarılı otomobil markaları var. Tata ve Chery, dış pazarlarda da başarılı performans gösteriyorlar. İspanya’dan çıkan Seat ve Çek Cumhuriyeti’nden Skoda, Alman Volkswagen tarafından satın alınıp, global pazarlara açılıp, önemli bir başarı öyküsü bile yarattılar. Başbakan Erdoğan’ın deyimiyle, Koç Grubu, ‘Koç’ ya da ‘Ram’ (İngilizce’de Koç) adını verip bir marka oluşturabilir.

Burada önemli olan, sunulan markanın kimin tarafından alınacağı, ne gibi fark yaratacağı ve sürdürülebilir bir başarı gösterip göstermeyeceğidir. Öyle bir marka ortaya çıkarılmalı ki müşteri, Kia, Skoda, Lada, Chery, Hyundai gibi gelişmekte olan ülke kökenli araçlar yerine, Ram’ı alsın. Bütün dünyada daha ucuzu, daha fazla olanak ve kaliteyle verme anlayışı var. Perakendede bunun örneklerini de görüyoruz. Neden Türkiye’den, doğru bir yaklaşımla, örneğin RAM marka otomobil çıkmasın?

Piyasalar ve yabancıların durumu

Önce birkaç rakama dikkat çekmek istiyorum. Türk Lirası, geçen hafta yüzde 4.7 oranında değer kaybetti. 190 ülke içinde en yüksek değer kaybı, Surinam, Namibia ve Gine gibi ülkelerde oldu. Ancak onları bir kenara bırakırsak, listenin başında yüzde 8.6 ile Güney Afrika vardı. Ardından da Türkiye geliyordu. Liste Şili, Tayland ve İsrail diye devam ediyordu. Borsa tarafında ise İMKB’nin yüzde 4.1’lik değer kaybı vardı. Bu oran, Mısır borsasından sonra en yüksek değer kaybına işaret ediyordu. Aslında Türk piyasalarındaki hareketlilik, Mısır’daki olaylardan önce başlamıştı. Çıkış noktasında ise bence asas gerekçeyi ‘kâr satışı’ oluşturuyordu. Ancak görünen iki gerekçe vardı: 1. Merkez Bankası’nın karşılık oranlarını artırması ve bankaların kârındaki olası düşüşler, 2. Kredi faizlerindeki artışın iç pazarı daraltacağı endişesi... Bu gerekçelerle borsa 62 binlere, TL/Dolar da 1.61’lere gelince, ‘Sıcak para gidiyor mu?’ sorusu ortaya atıldı.

Gerçekten gidiyor mu?

Merkez Bankası’nın 21 Ocak 2010 tarihli verilerine göre Türkiye’de yabancıların borsada 59 milyar doları, devlet kağıtlarında ise 35 milyar doları var. Mevduatta tutulan para ise 30 milyar doların üzerinde. Resmi rakamlara göre 2010 yılında Türkiye’ye giren sıcak para miktarı da 15.9 milyar dolara ulaştı. Şimdi bunların ne kadarının gittiği, daha ne kadarının daha çıkabileceği tartışılıyor. Tahminler, çıkan ve çıkacaklarla birlikte bunun 20 milyar dolara ulaşabileceği yolunda...

Önemli bölümü de geçen hafta Çarşamba- Cuma arasında satışlarını yaptı. Belki biraz daha satışlar devam edebilir. Gelip geçici olabilir Piyasalarla ilgili önemli bir gerçeğin altını hep çiziyorum, bir daha çizmiş olayım: ‘Her çıkışın bir düşüşü, her düşüşün de çıkışı vardır.’ Bu gerçeği unutanlar, hareketlerin sertleştiği dönemlerde paniğe kapılıp zarar doğuracak işlemler yapabiliyorlar.

Oysa bir potansiyel içeriyor ve bunca yabancı gelmişse, Türkiye yine yerli yerinde duruyor. Yüzde 4.5 ve üstünde büyüme hedefi var. Yabancılar hâlâ büyük yeni proje ve satın alacak şirket peşinde... Hâlâ bankaların gidecek yolu var. Üstelik önümüzde yabancı ve yerli, bütün yabancıların satın almaktan hoşlandığı bir seçim ile not artırım olasılığı var. Bütün bunlar varken, yükselen doları ve düşen borsayı, ‘yabancılar paralarını alıp gidiyor’ diye değerlendirmemek lazım.