Yeni Yazısı > Paris'te nereye gitmeli? - 05.12.2009

Paris'te nereye gitmeli?
05 Aralık 2009

Geçen pazar sabah Saint Germain’deki Cafe de Flore’da kahvaltı ederken etrafımdaki beş masada da Türkler vardı. Bayram tatili dolayısıyla ünlü kafenin her zamanki gibi ‘Türk popülasyonu’ artmıştı. O sırada şunu fark ettim: Tatile gelen Türk’ler, klasikleşmiş bir kaç yer arasında geziyor, Paris’te asıl iyi yerleri bilmiyor. Hal böyle olunca öneride bulunmak kaçınılmaz oldu. Gidilmesini tavsiye edeceğim birkaç yer yazdım.

İlk önerim ünlü lokanta ‘Le Jules Verne’. Adresi çok kolay: Eiffel Kulesi, kat iki. Eiffel’i sevenler “Paris’te Eiffel Kulesi’ni göremeyeceğiniz tek yer Eiffel’in üzeridir” derler. Haliyle bu lokanta da Paris’in Eiffel Kulesi hariç tamamını 360 derece görebildiğiniz bir yer.

Eiffel’in ikinci katında ve yerden 125 metre yükseklikte. Kulenin güney ayağında bulunan özel bir asansörle çıkılıyor yukarıya. Asansörün çevresi cam, yukarı çıkarken şehrin üzerinde yükseldiğinizi izleyebiliyorsunuz. Ayrıca asansörün içindeki sayaç sayesinde o sırada kaçıncı metrede olduğunuzu da görüyorsunuz. Michelin yıldızı, lokantaların ve şeflerin Oscar ödülü gibidir.

Michelin yıldızına sahip bir lokantada bulunmak bir ayrıcalık. Hem yıldızı hem de manzarası olan bir yer ise tam anlamıyla büyük ikramiye sayılır. Le Jules Verne’in de bir Michelin yıldızı var. Yani yemeklerinin iyi olduğu tescilli.

 

Geçenlerde gittiğimde 16 kişiydik. Bu yüzden herkes ‘Menu degustation’ dedikleri menüyü aldı. Sekizden daha kalabalık masalara fiks menü yapıyorlar. Menu degustation üç antre, üç ana yemek ve üç tatlıdan oluşuyor. Ve içkiler tabii. Harika bir hazırlık var. Sunum da cabası. Yediğiniz her yemeğin yanında o yemeğe uygun farklı bir şarap ikram ediliyor. Servis sırasında garsonlar salonun girişinde ellerinde tabaklarla bekliyor, bir tabak servis edildikten sonra şef sıradaki tabağı getiriyor. Böylece içeride büyük bir nizam var, gereksiz bir kalabalık da yok.

Ben özellikle eti çok beğendim. Hayatımda bu kadar ayarında pişmiş ve böyle yumuşak bir dana eti hiç yememiştim. Çikolatalı tatlı da mükemmeldi. Sanırım gruptaki herkes onu favori seçti.

O gün öğlen yemeğine gitmiştik. Aynı lokantada akşam da yemek yemiş birisi olarak kesinlikle gündüz gidilmesini tavsiye ederim. Çünkü gece ışıklarında şehri izlemek her ne kadar güzel olsa da gündüz manzara daha iyi. Üstelik bu kez manzarada Eiffel’in ışıkları da yok!

Tabii Le Jules Verne’de yemek yemenin bir bedeli var. Hem de sadece maddi değil! Ortalama olarak iki, üç ay önceden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Yoksa yer bulmanız neredeyse imkansız. Fiyatlar ise ortalama olarak kişi başı 200-350 Euro arasında değişiyor. Fırsatınız, imkanınız varsa mutlaka gidin, inanın değecek.

Yan masanızda sıradan giysiler içinde, sadece bir kazak ve kumaş pantolonlu kadınlar görebilirsiniz. Ama ben yine de kadınların elbise veya etek, erkeklerin ise kravat olmasa bile bir blazer ceket giymesini tavsiye ederim.

La Fontaine de Mars

 

Listede ikinci sıra La Fontaine de Mars’a ait. Adres: 129, Rue Saint Dominique, 75007 La Fontaine de Mars aslında Paris’in en eski bistrolarından birisi ve çok meşhur bir yer. Ben buraya ilk gittiğimde bunların hiçbirisini bilmiyordum. Evimin alt sokağında olduğu için gitmiştim. Çok güzel bir ortamı var. Retro bir dekorasyon, kırmızı beyaz kareli örtüler. Kocaman kemerli beyaz taş bir bina ve hemen yanında bir çeşme. Çiçekler, yeşillikler. Harika bir atmosfer. Özellikle de bahar ve yaz mevsimlerinde gidilmesi gerekir. Bulunduğu sokak çok hareketli. Tam karşısında 131 numarada Les Fables de La Fontaine adında meşhur bir lokanta daha var. Orası da Michelin yıldızlı. Deniz mahsülleri yapıyor. Hal böyle olunca tabii sokaktaki lokantaların müşteri profili de çok güzel. Bazı dönemlerde Amerikalı turistler çoğunlukta olabiliyor. Ben her seferinde tereyağda dil balığı tercih ediyorum ama portakallı ördeği de çok beğeniliyor. Geçen sene ABD Başkanı Barack Obama, karısı ve çocuklarıyla beraber Paris’e geldiğinde La Fontaine de Mars’ta yemek yediler. Tabii onların yemeği sokak sakinleri için büyük bir gündem oluşturdu. Bütün sokak kapatıldı, güvenlik önlemleri etrafı sardı. Sonradan öğrendim ki Obama Ailesi kuzu bacağı, dana bonfile, krem brule yemişler. Bu menü restoranın klasiği.

Buraya ister gece, ister gündüz gidin, ikisinde de başka bir ortamla karşılaşırsınız. Hesap, ortalama olarak kişi başı 60-100 Euro gelecektir. Standart bir Fransız bistrosundan biraz daha pahalı. Onun sebebi de standart bir yer olmayışı...

Savaşır gibi alışveriş yapmam

H&M markası her yıl lüks sektöründen bir tasarımcıyla ortak koleksiyon hazırlıyor, Moda severleri kendisine tekrar tekrar hayran bırakıyor.

Geçen 14 Kasım’da ünlü ayakkabı tasarımcısı Jimmy Choo’nun H&M için tasarladığı ayakkabılar satışa çıktı. Ve bütün ayakkabılar mağazanın açıldığı ilk iki saat içerisinde tükendi. Her zamanki gibi müşteriler hem kendi aralarında, hem de satıcılarla kavga ettiler. İkinci gün giysi koleksiyonu da bitmişti.

 

Şimdi de Sonia Rykiel’in hazırladığı koleksiyonun ilk partisinin satışı başladı. İlkbahar için hazırlanan triko koleksiyonunun tanıtımı geçtiğimiz hafta içi büyük bir şov eşliğinde Grand Palais’de yapılmıştı. Trikoların satışı şubat ayında yapılacak. Bugün satışa çıkan seri sadece iç çamaşırı koleksiyonu. Saten kumaş, siyah ve pembe renkler ağırlıkta. Ve tabii Sonia Rykiel’in rengarenk çizgileri de.

İç çamaşırı koleksiyonunun kaç saat içinde tükeneceğini bilmiyorum. Bildiğim şey hiçbir zaman o kalabalık ve itişme arasında savaşır gibi alışveriş yapmayacağım. Bu yüzden hiç bir zaman H&M’in tasarımcı koleksiyonlarından alamıyorum ama yine de bencil bir biçimde Türkiye’de mağaza açmasın istiyorum!