Osmanlı sofraları

Osmanlı sofraları, dört ayrı başlık altında toplanırdı ve her sofranın da kendine özgü, birbirinden farklı kuralları vardı...

Osmanlı sofraları

AİLE SOFRASIBu sofrada, “Kuşluk Yemeği” ve“Akşam Yemeği” olmak üzere günde iki defa yemek yenirdi. Yere yayılan sofra örtüsünün üzerine, tahta bir yer sofrası konurdu ve onun da üzerine bir sini yerleştirilirdi. İlk yemek, büyükçe bir bakır kase ile siniye konulan çorbaydı. Besmele ile başlanan yemekte pek konuşulmaz, yüksek sesle gülünmez, ağız şapırdatılmaz ve yemeği beğenmeme durumu kesinlikle beyan edilmezdi.

Ekmek koparılarak, yemek aynı kaptan çalakaşık usulü yenirdi. Çorbadan sonra ailenin maddi olanaklarına göre bir et yemeği, yanında pilav, ardından soğuk bir yemek ya da börek, son olarak da tatlı veya meyve sofraya gelirdi. Yemeğin sonunda baba şükür duası eder, herkes tuzluktan bir tutam tuz
alarak ağzına atar ve anneye ya da yemeği pişirene teşekkür edilirdi.

Yemeğin ardından evin genç kızı kahve yapar, sofrayı kaldırdıktan sonra yerde ekmek kırıntısı kalmamasına bilhassa çok dikkat edilirdi.

MİSAFİR SOFRASIBu sofrada ise yakın arkadaşlar, akrabalar, komşular ya da Türk Kültürü’nün önemli kavramlarından biri olan “Tanrı misafiri” bulunurdu. Davetlilerin yakınlığına göre erkek ve kadın sofraları ayrı ayrı ya da aynı odalarda olabilirdi. Bu sofralarda misafirlere, “Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım” düşüncesinin
bir göstergesi olarak öncelikle, birer kaşık bal veya reçel sunulurdu. Tıpkı ‘Aile Sofrası’ gibi, ‘Misafir Sofrası’nda da çorbanın ardından, ailenin maddi durumuna bağlı olarak et çeşitleri, börek, pilav, tatlı veya meyve sıralaması ile devam edilirdi.

Yemek bittiğinde sofranın en yaşlısı dua eder ve yemeği hazırlayana teşekkür edilirdi.

TOPLU YEMEK SOFRALARIBu sofralar asker ocağı, tekke, dergah ve zaviyelerde, okullarda, kervansaray ve hanlarda kurulurdu. Bu sofraların giderleri genellikle vakıflardan karşılanırdı. Yemek vakti bir yemek görevlisi herkesi yemeğe çağırır, çağrıyı duyan sofradakileri bekletmemek için ellerini yıkayarak hemen yemekhaneye giderdi. Belli bir hiyerarşiye göre oturulan bu sofralarda ‘Aile Sofrası’ndaki kurallar aynen geçerliydi ve bu sofralar doğal olarak erkek sofralarıydı.

İMARETHANELERBunlar, yoksullara parasız yemek vermek amacıyla açılmış olan hayır kurumlarıdır. Bu geleneğin kökeni İslam’da yer alan fitre ve zekat gibi dini vecibelere dayanır. İmarethanelerin giderlerini zenginlerin oluşturduğu vakıflar karşılardı. O dönemde yalnızca İstanbul’daki imarethanelerde,
günde en az 4-5 bin kişiye yemek verilirdi. Bayram ve şenlik günlerinde ise bu rakam daha da artmaktaydı.