Önceliği halkına veren bir tıp adamıdır Sebahattin Şahinkaya
30 Nisan 2011

Eskilerin deyimiyle “nev’i şahsına münhasır”, huyu suyu kendine özgü bir doktordur. Çapa Tıp Fakültesi Ortopedi Servisi’ndeki Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezi’nin güleryüzlü hocası Profesör Sebahattin Şahinkaya’nın tüm mesaisi kamu hizmetinde geçer. “Tam zamanlıdır”, dışarıda çalışmaz. Öğle yemeklerini birkaç bardak çay, yarım tostla geçiştirir. Sadece kendi hastalarıyla uğraşmaz, tanıdıkların gönderdiği ve yardımcı olmasını rica ettikleri, aslında bir başka servisteki doktorlara muayene olması gereken kişilerle de meşgul olur.

Klasik ‘prof.’ havasında değildir hiç; gerekirse öğle paydosundaki hastabakıcı ya da sekreterin görevlerini bile yapmaktan yüksünmez. Hiç kasılmaz. Kısacası, daima halkın hizmetinde ve halktan biri olarak kalmayı başarır. Hepsinden önemlisi, “hastasını ürküten” doktor değildir. Önce güleryüzle hastayı dinler, sonra muayene eder, ardından onu sevimli esprilerle sakinleştirir. “Hele bir MR çektir de gel” veya “Ameliyat olman gerekir” demeyi hiç sevmez bizimkisi.

Öncelikle ilaç ve fizik tedavinin denenmesinden yanadır hep. Sözgelimi, ünlü bir nöroşirurjiyen meslektaşının MR’ına bakıp derhal ameliyat olmasını tavsiye ettiği tedirgin bir bel fıtığı hastasının, Sebahattin Hoca’nın “Madem sizde kilitlenme yok, ayakta durabiliyorsunuz, biraz bekleyelim; şu kas gevşeticileri alalım, sonra da düzenli yüzelim, sırtüstü” demesiyle nasıl ferahlayacağını tahmin edebilirsiniz. Çünkü o her şeyden önce hastalarına moral verir, onları hastalığı yenmeye davet eder. Ona göre, ameliyat son çaredir. Nitekim, kaç kişi tanıdım Hoca’nın önerdiği istirahat ve ilaç tedavisinin ardından düzenli spor yapıp yıllardır bel fıtığıyla ameliyatsız baş eden.

Babadan gizli top peşinde...

Trabzon 1944 doğumlu. Altısı erkek biri kız, yedi kardeşler. Manifatura ve inşaat malzemeleri satan işyerinin sahibi olan babası Trabzon’un sevilen tüccarları arasındaydı. Çarşı Mahallesi’nde doğup büyüyen Sebahattin, ilkokulda tanıştığı futbol topunun peşinden koştu durdu. Oyununa hayran olduğu Trabzon’un ünlü futbolcusu Akrep Celal’i hiç unutamayacaktı...

Lisedeyken, bir süre babasından gizli Trabzon Gençlerbirliği’nde oynadı. Sonra İdman Gücü’nün genç takımında orta saha ya da libero mevkinde iyi maçlar çıkardı. Haylazlığından yakınan babası duyana kadar tabii. 1963’de tıp fakültesini kazandı. Babası uzakta diye Süleymaniyespor’da oynadı gene gizlice. Derken Trabzonspor kuruldu. Kentinin temsilcisinin İstanbul maçlarını kaçırmadı. Yurtta kalmadı, önce kirada, sonra da ailesinin satın aldığı bir dairede üç-dört Trabzonlu arkadaşıyla birlikte oturdu.

Fakülteyi 1970’de bitirdi. Kısa dönem askerlik onun zamanında çıkmıştı, yararlandı ve 1972’de Çapa’daki asistanlık sınavını kazandı. Uzman doktor olduğunda ayrılmadı, akademik kariyeri seçti; ardından doçentlik ve profesörlük geldi. Neşeli ve komplekssiz yapısı, çalışkanlığı ve yardımseverliği ona çok dost kazandırdı. Oldum olası dost muhabbetlerinin neşe küpüdür. Muziptir hani, etrafı gülmekten kırıp geçirir. 1976’da Trabzon’dan arkadaşı Başaran Ulusoy ile bacanak oldu. Antalyalı eşi ona bir oğlan, bir kız çocuk verdi. İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni bitirdiler, şimdilerde çalışıyorlar.

Mezgite dayanamaz

Hastane dışında, yaşamını ailesi ve gönülden dostlarıyla paylaşır, günlük yorgunluğunu atlatır. Artık her biri doktor, ressam, avukat, öğretim üyesi, işadamı olan, çocukluk ve gençlik dönemindeki arkadaşlarıyla buluşup TV’den maç izlerken bir şeyler yemeyi, biraz da içmeyi sever doğrusu. Hele, ortak dostumuz “Haçan” Rasim’in ofisinde kurulan “gönül sofrasının” etrafında toplanılmışsa, Karadeniz’den taze gelmiş “barbon” ve mezgite hiç dayanamaz; tava, “çıtlama” ya da ızgara, fark etmez. Bir de incir tatlısına bayılır, yanında biraz dondurma olacak elbet.

Düldül’ü ona yeter

Temiz giyinir ama mütevazi şeyler seçer hep: Bir gömlek, kazak, mont, gösterişsiz rahat bir ayakkabı... Hastanedeki odasını görseniz, hayret edersiniz, o kadar sadedir. Kadim dostu ressam Muzaffer Akyol’un kuşlunarlı iki sergi posteri ve reçete kağıdı üzerine oracıkta çizip çerçevelettiği birkaç desen süsler duvarları. Bundan bilmemkaç yıl önce aldığı mütevazı arabasını bırakıp yenisini almayı düşünmez.

“Düldül” işini görüyor ya, ona yeter. 1984’te açtığı muayenehanesini aynı yıl kapatma kararını da böyle almıştı. Oysa iyi doktordur, istese, paraya para demezdi. Ama o, “Maaşım yeter. Fazla param olsa ne fark eder, ben gene aynı hayatı sürdürmeyecek miyim?” demeyi seçti. Önceliği kamu hizmetine veren, tokgözlü, mert, dobra adamdır. Onu yakından tanıyanlara sorun, mesela her an takılmaktan geri kalmadığı “kıdemli” klinik çalışanı Kastamonulu Şakir’e.

“Hoca iyidir. Dürüst, namuslu, ciddidir. Halka hizmet eder. Devleti her zaman düşünür. Fakire fukaraya hep yardım eder. Kimseden bir şey beklemez.” Şakir abartmıyor. Onu tanıyan herkes benzer şeyler söyleyecektir. Herkesi eşit gören dostum “Sebo” meslek namusunun güzel insanıdır. Gariban dostudur. İnsanların acı çekmesine, hastanelerde sürünmesine dayanamaz.

Denize komşu kahve hayali

Yıllık izinlerinde kankası Hamdi’nin teknesiyle Ataköy’den Bodrum’a gidip dönerken sahil çocukluğunu yeniden yaşayan Sebahattin Hoca’nın emekliliğine bir-iki yıl var. Ege’de bir köye yerleşmek ve denize komşu bir köylü kahvehanesi açmak istiyormuş. Maksat sağlıklı yaşamda muhabbet de olsun. Sadece bir fantezi olarak da görebilirsiniz. Eskaza gerçekleşti, eminim, birkaç ay sonra çevre köylerden derdi olan ona koşup gelecek ve bizim “tohtur bey” onları bedava muayene etmenin ötesinde, ilaçlarını bile kendi cebinden verecektir. Ameliyat filan gerekiyorsa da İstanbul’daki meslekdaşlarını ve eski öğrencilerini bu insanlara en az masrafla yardımcı olmaları için seferber edecektir. O farklı bir doktordur. Huylu huyundan vazgeçer mi?

(23.04.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)