Ölüm nedeni niçin önemlidir?
20 Şubat 2011

Neden’i öğrenmeden ‘ölüm’le ilgili defteri alıp zihnindeki raflara yerleştiremiyor insan. O yüzden, birinin öldüğünü haber alır almaz, ilk sorduğumuz soru: ‘Neden?’. Sebebini öğrenmemizin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini bilmemiz bir şey ifade etmiyor mevzu ölüm olduğunda. İlle de bilmek istiyoruz nedenini. Aksi halde, boşlukta sallanıyor kayıplarımız. Ölüm nedenini bilmediğimizde, kayıplarımızı ‘zihnen’ gömemiyoruz çünkü.
Defne Joy’
un ölümünün ardından sessizliği tercih eden ailesini düşünüyorum. Bedenini gömdükleri Defne’lerini, ancak ‘ölüm nedeni’ aydınlandıktan sonra zihinlerindeki mezarlığa yerleştirebileceklerini... Ölümler, ancak ‘neden’leriyle birlikte zihinlerimizdeki yerlerini bulabiliyorlar çünkü.
O yüzden, ‘Nedeni ne olursa olsun, ölüm ölümdür, gerisi boştur’ düşüncesini ‘eksik’ buluyorum. ‘Neden’ önemlidir, ama ‘Su testisi su yolunda kırılır’ görüşüyle ‘öleni suçlamak’ için değil, ölenin ardında bıraktığı kişilere ‘ölümünün anlamını verebilmek’ için. Ölen kişinin cenaze törenini ruhen de yapabilmek için.
Ölümü üzerinden birini ‘melekleştirme’ eğilimi ise ne kadar iyi niyetli olsa da ‘sığ’, öleni ‘taşlama’ eğilimi de özellikle bu örnekte -Türkiye şartlarında- ister istemez bir ‘namus cinayeti’ gibi geliyor bana.
Umarım bu ölüm üzerinden ‘hayat dersleri’ çıkarmaya çalışanlar, hiç değilse Defne’nin ölüm nedeni açıklık kazandıktan sonra susmayı becerebilirler de, geride kalanlar sükunet içinde yaslarını tutma imkanı bulabilir...

Kendimiz için istemeyi öğrenebilmek

Üç yıllık bir aradan sonra CHP Kadın Kolları Genel Başkanlığı aktif hale getirilmiş. Seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte hareketlenen kadın kolları bugüne kadar 3 bine yakın ev ziyareti gerçekleştirmiş.
Şimdilerde Anadolu’yu kapı kapı geziyor ve kendi ifadeleriyle, kadınlarındaki ‘Ben bilmem beyim bilir’ anlayışını yıkmaya çalışıyorlar. Kadınlara, en büyük hakları olan vatandaşlık hakkını hatırlattıklarını söyleyen kadın kolları çalışanları, çoğu kadının oylarının kocaları tarafından etki altında olduğunu gözlemlediklerini ifade ediyorlar.
Buraya kadar tamam. CHP’lilerin, bugüne kadar eksik kaldıkları bir alanı kapatmaya çalışmaları, ev ev dolaşıp kadınlara ulaşmaları güzel de, hedeflerinin salt CHP’yi iktidar, Genel Başkan’larını da Başbakan yapmak olduğunu açıklarken ironik bir duruma düşüyorlar.
Yani, bütün bu zahmet, hizmet, emek yine ‘erkekler’ için. Kendileri için bir şey istemiyorlar. Keşke hedefimiz ‘Kadınların yaşam standardını yükseltmek’ deseler... Keşke, siyasette kadınların eşit oranda temsil edilmesini istediklerini söyleseler... Keşke, kadınların ekonomik, sosyal, siyasi alanlara katılımını artırmak istediklerini belirtseler...
Kadın adaylar yaratmak ve kadın kotası çıkarmak gibi bir gündemleri olduğunu açıklasalar keşke...
Ezcümle ‘Ben bilmem beyim bilir’ anlayışını yıkmaya çalışırken, kadınların hayatına dokunmak yerine, yine erkekler için çalışarak, tam da bu anlayışı pekiştiriyorlar.

Ağabeyliğin gerektirdiği

Önce Almanya Başbakanı Merkel ilan etti ülkesinde çok kültürlülüğün başarısız olduğunu.
Geçenlerde, çok kültürlülüğün kalesi olarak görülen İngiltere’den de benzer bir açıklama geldi. Başbakan Cameron da çok kültürlülükte başarısız olduklarını, genç Müslüman’ları radikal İslam’a teslim ettiklerini ifade etti. Cameron, hükümetten maddi destek alan Müslüman grupları da uyararak, kadın haklarını ya da entegrasyonu önemsemeyen gruplara desteğin kesileceğini belirtti.
11 Eylül’den ve artan küresel terörden sonra Batı’nın geldiği nokta bu iken, bizim bu konuya sadece ‘Biz çok büyük ülkeyiz. Dünya siyasetinde de çok güçlüyüz. Kimse bizi küçük göremez, söylediklerimize kulak tıkayamaz’ anlayışında bakmamız, yabancı ülkelerdeki vatandaşlarımıza ‘Siz bakmayın Batılı politikacıların söylediklerine’ şeklinde telkinlerde bulunmamız ne kadar sağlıklı?
Entegrasyon dediğimiz şey iki taraflı. Madem ‘ağabey’ konumundayız, o halde bu tür çıkışlarla ayrışmayı, kutuplaşmayı körüklemek yerine, ‘Özünüzü koruyun ama yaşadığınız medeniyete entegre olun’ tavrında olmalıyız.
Çünkü görünen o ki, bir zaman sonra entegrasyonun da ötesine geçip ‘melezlik’ kavramını tartışacağız.

Haftanın notları

-Tatlı Sert programının sunucusu Müge Anlı için ‘yayın yoluyla iftira, adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs’ suçlarından 7 yıla kadar hapis istenmiş. Hande Maraşlı adlı kadın, doğalgaz zehirlenmesi sebebiyle ölen eşi Bünyamin Maraşlı’nın ölümünden kendisini sorumlu tutan Müge Anlı’dan şikayetçi olunca, savcılık soruşturması sonunda Anlı’ya dava açılmış.
(Magazin kraliçesi Müge Anlı bu programında faili meçhul cinayetleri ele alarak çözüme kavuşturma iddiasında olduğu için yeri geliyor avukat, yeri geliyor dedektif rolüne bürünüyor. Birilerinin hayatına mal olabilecek hatalar yapma riskini ise göz ardı ediyor. Umarım bu işlerin ‘rating’ gazıyla çözülemeyecek kadar ciddi ve hassas olduğunu anladığında bazı şeyler için çok geç kalmış olmaz)
-Başbakan Erdoğan’ın ‘ucube’ye benzettiği Kars’taki İnsanlık Anıtı’nın akıbetinin ne olacağı konusu arapsaçına dönmüş. Belediye başkanı anıtın yıkılacağını söylerken, Kültür Bakanı kararı Koruma Kurulu’nun vereceğini belirtmiş. Heykeltıraş, anıtı kesinlikle yıktırmayacağını iddia ederken, eski Belediye Başkanı da anıtın bulunduğu bölgenin zaten sit alanı olmadığını ifade etmiş. Olası bir yıkımın maliyetinin 200-300 bin TL civarında olması beklenirken, belediyenin kasasında yeterli para olmadığı, ilgili kurumlardan destek istenileceği belirtilmiş.
(Bir ‘Yıkım Şenliği’ organize edilip, yıkımı izlemek isteyenlere bilet kesilirse, yeterli kaynak bulunabilir belki(!) Hatta o gün anma günü ilan edilir, her yıl kutlanarak, il turizmine katkı bile sağlanabilir. İş ki, pozitif bakmasını bilelim, her sorun hallolur(!)

Bu yazı 13 Şubat 2011 tarihli Pazar Postası'ndan alınmıştır.