Öcalan gücünü gösterdi, biz ne yapacağız?..
19 Aralık 2009

Öcalan’ın ne denli güçlü olduğu biliniyordu, ancak bu kadar etkili olduğunu kimse tahmin etmiyordu. DTP milletvekillerinin istifalarını geri almaları, açılımın bundan sonraki sürecinde, tüm dengeleri değiştirdi. Öcalan bu tutumuyla, gerçek liderin kendisi olduğunu, eğer bu sorun çözülecekse muhatabın başka yerde aranmaması gerektiğini gösterdi. Bir direktifiyle, Kandil’den heyet getirtti. Mahmur’u boşaltabileceğini ispatladı. Bir başka işaretiyle yol haritasını açıkladı ve kendini adres göstertti. Ankara’dan ses çıkmayınca, bu defa PKK’ya Tokat’ta uyarı ateşi açtırttı. O da yetmedi, önce DTP’lileri istifa ettirip, ardından şimdi de istifalarını geri aldırttı. Liderlik gücünü daha başka türlü nasıl ispat edebilir ki?..

Bu şekilde, gerçek muhatabın kendisi, sözcüsünün DTP olduğunu gösterdi. Bir açıdan da, açılımın devamı için ışık yaktı. Güç dengelerini değiştirdi.

Şimdi top Erdoğan’da.

Yepyeni bir durumla karşı karşıyayız. Bakalım Başbakan bu defa oyunu nasıl oynayacak?

Ne pahasına olursa olsun açılıma devam

Türkiye, Kürt sorunu ve PKK terörünü büyük ölçüde bitirebilmek için, uzun yıllardır ilk defa, inanılmaz bir fırsat yakalamıştı.

Uluslararası konjonktür Türkiye’nin lehine dönmüş, ABD ve Avrupa, PKK terörüne sırt çevirmiş, Ankara’ya destek vermeye başlamıştı.

Ankara’da, yine ilk defa istihbarat-güvenlik birimleri, iktidar ve Çankaya aynı pencereden bakar olmuştu. En önemlisi, Türk kamuoyu Kürt sorununun çözümünü ister, bekler bir ortama girmişti. Ak Parti bu şansı yakaladı ve açılımı başlattı. Doğru bir adımdı. İyi yönetilememiş olsa dahi, şimdi “PKK korktu” veya “Muhalefet karşı çıktı” diye bırakılamaz.

Bu fırsat bu kadar kolay harcanamaz. Bir daha böyle bir ortam kolay kolay yakalanamaz.

İşte bu açıdan bakıldığında İçişleri Bakanı Atalay’ın dünkü basın toplantısı, bir yandan doğru bir adım atıldığını -yani açılıma devamöte yandan somut yeni bir plan bulunmadığını gösterdi. Yine de, her şeye rağmen devam edilmesi şarttır. Aksi halde, ele geçirdiğimiz altın bir fırsatı yok etmiş olacağız.

Buna demokrasi, adalet mi diyorsunuz?

Can Dündar’ın başına gelenler, ülkemizin bir dramını apaçık ortaya çıkardı.

Can’ın suçu nedir?

Dünyanın herhangi bir demokrasisinde en temel bir hak sayılan “görüş açıklama” cesaretinde bulunup “Mustafa” filmini yapmasıdır.

Atatürk’ün yaşamına ilişkin bu film, Can Dündar’ın gördüğü gibi bir Mustafa’yı bize yansıttı.

İçinde, hayale dayalı, yapımcının filmi renklendirmek için eklediği hiçbir şey yok. Her şey doğru, her ayrıntı yazılı belgelerden alınmış.

Meğer biz başka bir film seyretmişiz. Dündar, Atatürk’ü ayyaş, durmadan sigara içen ve kadın peşinde koşan, korkak bir lider gibi göstermiş. Söz konusu değil. Dedim ya, galiba biz başka bir film izlemişiz, onlar başka. Üstelik, Can Dündar’ı bir türlü ipe çekemediklerinden dolayı da giderek sinirleniyorlar. Peşini bırakmıyorlar.

Can Dündar’ı ödüllere boğacak, şımartacakken, ülkenin en yetenekli gazeteci-televizyoncularından birini pişman etme noktasına getirdik.

İnanılmaz bir bağnazlık.

İnanılmaz bir hoşgörüsüzlük.

Ellerinden gelse darağacına götürecekler.

Dünyanın en saçma sapan bilirkişi raporu ile ne anlama geldiği anlaşılamayan bir yargı kararı, bu genç ve yetenekli insanı neredeyse Orhan Pamuk gibi ülkeden kaçıracak. Türkiye’de çalıştığına pişman edecek.

Bu ülkede biraz demokrasi, biraz hoşgörü varsa, Can Dündar artık rahat bırakılmalı. Üstelik tebrik edilmelidir. Yapılanlar ayıptır, utanç vericidir. Yazıktır.

Marmara İletişim'de Abbas'ın Genç Bakışı

Abbas Güçlü’nün onca yıldır, yılmadan, bıkmadan sürdürdüğü Genç Bakış’ı ile çarşamba gecesi Marmara Üniversitesi’nin iletişimci gençleriyle birlikte olduk. Daha önceki yıllarda konferanslar için gittiğim bir üniversite olduğundan dolayı çok aşinalığım olan bir yerdi. Hepsi de pırıl pırıl, kızlı erkekli geleceğin gazetecileri ve televizyoncularıyla söyleştik.

Tahmin edebileceğiniz gibi, çok da sıkıştırıldım. Kamuoyundaki eleştiriler ve özellikle PKK ve DTP konusundaki kafa karışıklıkları aynı şekilde gençleri de etkilemiş. Herkes gibi, onlar da medyayı eleştirdiler. Ben de savundum ve özeleştiri yaptım. Ancak haksız suçlamalara karşı da çıktım.

Yine her yerde olduğu gibi, DTP ve Demokratik Açılım en konuşulan konu oldu. Dikkat ettim, genç iletişimciler de, diğer üniversiteliler gibi, beğendikleri yazarların yaklaşımlarıyla, görüşünü paylaştıkları gazetelerin manşetleriyle konuşuyorlar. Gariptir, sonra da medyadan şikayet ediyorlar. Yine de, çok keyif aldım.

Abbas’ın tutarlı ve sürükleyici yönetimi sayesinde de, yarasız beresiz güzel bir yayın oldu.

Başbakan neden ekibini hırpalıyor?

Başbakan son dönemlerde, yakın ekibi olarak tanınan çalışma arkadaşlarını fırçalar oldu. İlk kurban Sağlık Bakanı Recep Akdağ idi. Hem de 1-2 defa herkesin içinde, TV kameralarının önünde, aşı konusunda Bakan gibi düşünmediğini, aşı olmayacağını söyledi. Başbakanların her zaman bakanları gibi düşünmeleri beklenmez. Ancak bunun uluorta söylenmesi, hem o kişinin etkinliğini eritir, hem de bir kampanyayı aksatır. Akdağ’a yaptığı muamele hem Bakan’ı zedeledi, hem de aşı kampanyasına darbe vurdu. Diğer kurban, TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin oldu. Başbakan, Şahin’in yönetiminden memnun olmadığını iki defa üst üste, açıkça gösterdi. Daha önceki başkanlara hiç böyle çıkışlar yapmazdı. Erdoğan’ın, hem de başarılı iki yakın çalışma arkadaşına böylesine hoyratça davranmasını anlayabilmek güç. Ya biz bu kişilerin başarılı olduklarını yanlış değerlendiriyoruz ve bilmediğimiz bir şeyler var veya Başbakan giderek değişiyor.

TÜSİAD’a başkan bulmak giderek zorlaşıyor

Gazetelerden öğrendik, Muharrem Kayhan, TÜSİAD başkanlığı için tercih edilen adaymış. Çok yerinde bir seçim.

Muharrem Kayhan’ın bundan önceki başkanlığı da son derece başarılı geçmişti. Konulara hakimiyeti ve iletişim kurmaktaki rahatlığı, Kayhan’ın güçlü yönlerinin başında gelir. Ancak dikkat edilecek olursa, TÜSİAD başkanlığı giderek dokunulması güç, ateşten gömlek durumuna giriyor. TÜSİAD başkanları doğal olarak, başına geçtikleri kurum adına iktidarları eleştirme işlevini de yerine getirirler. İşte o zaman da, Başbakan rahatsız oluyor ve tepki gösterebiliyor. Bürokrasi de durumdan görev çıkarınca, TÜSİAD koltuğuna oturan kişinin özel işleri tehlikeye giriyor. Kimse de bu iktidarla kötü kişi olup işlerinin bozulmasını istemiyor.

Bundan önceki iktidarlar da rahatsız olurlardı, ancak şimdilerde görülen tehlikeli tepkileri göstermezlerdi. Bu ortam sürdükçe, TÜSİAD’a başkan bulmak zorlaşacaktır.

KİTAP KÖŞESİ

‘Her Şey Bitti Ana’ya Söyleyin’

Orhan Miroğlu, son kitabını “yeryüzünün acı çeken ve yas tutan bütün kadınlarına ve annesine” ithaf etmiş. Kitapta da oğullarını, kızlarını çatışmalarda kaybetmiş analar anlatıyor zaten. İşte oğlu PKK’ya katılan bir annenin anlattıkları “Öldürüldükten sonra 5 gün güneşte tutmuşlardı cesetleri. Önce suyun içinde tutuyorlar, birkaç gün sonra da çıkarıp güneşe bırakıyorlar. Cesetler şişmiş ve bozulmuştu. Tanıyamadım oğlumu.” Sadece bu değil, kitapta başka anaların anlattıkları, başka iddialar da var. “Her Şey Bitti Ana’ya Söyleyin” şiddet ve çatışmanın acısını, var ettiği yavrusu veya eşi, kardeşi üzerinden yaşayan kadınların hikayesi. (Doğa Basın-Yayın: 0212 361 09 07, www.evrenselbasim.com)

Kağıt Helva

“...Derken o yolculukta bir an geliyor, durup geriye bakma gereği duyuyorum. Geçtiğim yolları, uğradığım durakları, güzergah boyu karşılaştıklarımı anımsıyorum...” İşte Elif Şafak’ın son kitabı Kağıt Helva, böyle bir kitap... Yazarın dünden bugüne yazdıklarından ufacık bir seçki... Neden Kağıt Helva? Yanıtı yazar veriyor. “Karın doyursun diye değil, tadımlık niyetine. Kağıdın üzerine konmuş birkaç tatlı kelam. Kağıt Helva...” İşte Kağıt Helva’dan bir aşk tarifi: “İnanç aşk gibidir. İspat istemez. Mantıksal bir dayanak ya da şekilsel bir kanıt beklemez. Ya vardır ya da yoktur. Her iki durumda da insan nerede olduğunu bilir.” (Doğan Kitap, 0212 373 77 42, www.dogankitap.com.tr)