Öcalan, gerçek patron olduğunu gösterdi...
20 Ekim 2009

Öcalan, PKK’nın gerçek patronunun kim olduğunu bir defa daha gösterdi. “PKK benden sorulur ve benim dediğim olur. Son sözü ben söylerim” demiş oldu. DTP, Kürt Açılımı konuşulurken kendilerinin değil asıl muhatap olarak Abdullah Öcalan’ın alınması gerektiğini söylerken herkes tarafından eleştirilmişti. Öcalan da sanki partinin bu yaklaşımının çok doğru olduğunu göstermek ister gibi davrandı. Bir mesajıyla Kürt Açılımı’na önemli bir destek vermiş oldu... Bilene de bilmeyene de, kimin kim olduğunu net şekilde anlattı.

Kürt Açılımı’nın tek hedefinin, PKK’yı dağdan indirmek olduğunu biliyoruz. İşte bu çerçevede Türkiye’ye gönderilen PKK’lıların getirdikleri mesaj son derece önemli. Eğer geldiklerine pişman edilmezlerse, o zaman diğerleri de cesaretlenecekler.

Bu durum Başbakan’ın elini güçlendirecek. Başlattığı yaklaşımın bir yere doğru ilerlediği ve sonuç alınabileceği izlenimini arttıracak, muhalefetin, özellikle de MHP’nin Kürt Açılımı’na karşı tepkilerini de havada bırakacak nitelikte.

Doğrusunu söylemek gerekirse, ne MHP’nin akıl almaz sertliğini, ne de CHP’nin kamera ısrarını anlayabilmek güç. Bütün bunların, şimdiden seçim yatırımı olarak yapıldığının farkındayız.

MHP, Kürt konusunda duyarlı olan herkesi kendine çekebilmek için elinden geleni ardına bırakmıyor. Ne kadar sertlik yaparsa, o kadar fazla oy toplayacağına inanıyor.

CHP de sahayı tümüyle MHP’ye bırakmak istemiyor. Aslında CHP’nin kalbi Kürt sorunu hakkında AKP’den yana çarpıyor.CHP’liler Kürt sorunu konusunda son derece duyarlılar. Baykal’ın son aşamaya gelindiğinde yardımcı olacağından da kimsenin kuşkusu olmamalı. Ancak bu açılımın AKP’ye oy kazandırmaması için elinden geleni yapıyor.

Kamuoyu ise, gelişmeleri başka açıdan izliyor. Büyük çoğunluk, terörün bitmesi için atılan her adımı destekliyor.

Kürt Açılımı en önemli sürecine girmiş gibi görünüyor. Açılacak olan paketin içeriği her şeyi belirleyecek.

Azeriler neden kızıyor, anlayamadık

Azeri dostlarımız neden bu kadar kızgınlar anlayabilmiş değiliz. Hele ikide bir “Biz Türkler’e ucuz enerji satıyoruz” diye gönderme yapmalarını veya gözdağı vermek için “Gazımızı Türkiye üzerinden satmak yerine, Ruslar’la paylaşalım” demelerini bir türlü anlayamıyoruz.

Bu kadar fazla tehdit dolu yaklaşımda bulunmak Türk kamuoyundaki Azeri duyarlılığına çok ters yansıyor. Bazı laflar vardır ki, çok sık söylendiğinde insanları bıktırır ve günün birinde “Verme o zaman kardeşim” dedirtiverir.

Ayrıca bu abartılı duyarlılığın nedenini anlamak da çok güç.

Zira Türkiye, Azerbaycan’ın kırılmaması için gerçekten de elinden geleni yapıyor. Başbakan bizzat Bakü’ye kadar gidip güvence verdi. Defalarca da tekrarladı. Zürih’teki imza törenindeki yaklaşımı bunun açık bir simgesiydi. Niyeti olsa Azerbaycan’ın duyarlılığını görmezden gelir ve kimse de bir şey diyemezdi. Başbakan defalarca, kamuoyunun önünde Aliyev’in duyarlılığını dikkate alıp, kendini bağlayacak şekilde güvence verdi.

Ermenistan ile milli maçtaki bayrak krizinin de Türkiye ile hiçbir ilgisi yok. Bayrak yasağını getiren FIFA. Buna karşı çıkmak da söz konusu değil.

O zaman nedir bu hiddet? Neden bu kadar tehdit dolu konuşmalar yapılıyor? Doğrusu, hiç yakışmıyor.

Ayrıca unutmayalım ki, Türkiye’nin Azebaycan’a ihtiyacı olduğu kadar, Azerbaycan’ın da Türkiye’ye ihtiyacı var. Karşılıklı olarak, kimin kime daha fazla ihtiyacı olduğu yarışına çıkılırsa, işin ucu kaçar.

Başbakan’a haddimiz olmayarak naçiz bir tavsiye!

Haddimiz değil, ancak Başbakan’ın sürekli şekilde kullandığı bir cümle var ki, ya alışkanlıktan veya kimseler uyarma cesaretini gösteremediğinden dolayı sürekli kullanıyor.

Ermenistan ile sınır kapısının ancak Karabağ sorunu çözüldükten sonra açılacağını söylüyor. Oysa, Karabağ sorununun hiçbir zaman çözülemeyeceğini hepimiz biliyoruz. Azeriler de biliyorlar ve beklentileri de Karabağ’ın çözümü değil, Ermeniler’in işgal ettikleri 7 bölgenin hiç değilse 5’inden çekilmeleri. Oysa Başbakan gereksiz şekilde kendini bağlıyor.

Zaten baksanıza, ne yapsak Azerbaycan’a yaranamıyoruz.