Minareyi çalan referandumunu hazırlar...
06 Aralık 2009

Atalarımız boşuna mı söylemiş ‘Minareyi çalan kılıfını hazırlar’ diye. İşte, adamlar minare istemiyordu, bir referandum organize ettiler, kılıfı bir güzel hazırladılar.
‘İsviçre halkına sorduk, yüzde 57’si minare istemediğini söyledi’. Ellerinde kapı gibi gerekçe!
Referandum böyle bir şey işte. Demokratik gibi görünen ama azınlıkların haklarını elinden aldığı için aslında demokratik olmayan bir yöntem.
Şimdi sorsak Türkiye’ye ‘Kapalı alanlarda sigara içilsin mi?’ diye, çoğunluk ‘içilsin’ diyecek. Halk sağlığı için doğrusu ‘içilmemesi’ olduğu halde, çoğunluk içmek istediği için, referandum gereği ‘içilsin’ kararı mı çıkacak?
Kişilerin hak ve özgürlükleri söz konusu olduğunda referandum yapılmaz. Yüzde 1’lik bir oran bile haklarını kaybedecek olsa, bunun adı demokrasi olmaz.
Demokrasi, çoğunluklarla ilgili gibi görünse de, azınlıkları dinlediği ölçüde demokrasidir. Referandum ise istediğini yaptırmak isteyen yönetimlerin ‘Halk böyle istiyor ama’nın arkasına sığınmasından başka bir şey değildir.

Bir tek sizin mi ‘sol’a ihtiyacınız var?
Aleviler yeni bir parti kurma çalışmaları yapıyorlarmış. Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız, kuracakları partinin sol ve sosyal demokrat bir çizgide yer alacağını açıklamış.
CHP’nin sol kimliğini kaybettiğini ifade eden Balkız, Sarıgül hareketiyle de herhangi bir ilgilerinin bulunmadığını belirterek ‘Fettullah Gülen solculuğu ile Türkiye’nin dertlerine derman bulunmaz’ demiş.
Tamam, CHP sol kimliğini kaybetti, iyice muhafazakarlaştı. Ama sırf Aleviler’in gündeminden hareket edecek bir parti de bir süre sonra solculuğunu yitirmez mi?
Siz yine kurun sol partinizi, önemli dallarından biri de Aleviler olsun. Ama başlangıç noktanız ve gündeminiz sadece Aleviler olmasın.
Bugün yeni bir partiye oy verme potansiyeli olan milyonlarca insan var.
Ancak sadece Alevilik vurgusu ile yola çıkan bir parti bu potansiyeli harekete geçiremez.
Gerçek şu ki, sol bir partiye sadece Aleviler’in değil, tüm Türkiye’nin ihtiyacı var.

Bu kez olmamış
Ne zamandır yazmak istiyorum, ama kitap haftalardır elimde süründüğü için bir türlü yazamadım.
Bugüne kadar Paulo Coelho’nun romanlarını hep bir solukta okudum. En son ‘Zahir’i, satırlarının altını çize çize, büyük bir keyifle okumuştum. Keza ‘On Bir Dakika’yı, ‘Veronika Ölmek İstiyor’u, ‘Piedra Irmağı’nın Kıyısında’yı, ve tabii ki ‘Simyacı’yı da...
Benim için Coelho romanlarının ortak özelliği ‘inanç’, ‘aşk’ ve ‘umut’ duygularını ilmek ilmek dokuması, insan olmanın sıcaklığını hissettirmesiydi.
Ne ki, son romanı ‘Kazanan Yalnızdır’da bu duyguların hiçbirini hissedemedim. Ne karakterlere yakınlaşabildim, ne de bir sıcaklık duygusu bulabildim. Karakterler yüzeysel işlenmişti, olaylar boşlukta asılı kalmış duruyordu ve roman bir türlü derinleşmiyor, okuyucuyla bağ kurup, onu içine alamıyordu.
Coelho’nun romanlarını merakla bekleyen, sadık bir okuru olarak hayal kırıklığına uğradım.
Bir sonraki romanında, bizi kendine bağlayan duyguları hatırlamasını ümit ediyorum.

Son yılların en iyi Türk filmi
Güldürmek için abartılı bir çaba harcayan, çabaladıkça sevimsizleşen Türk filmlerinden gına gelmişti ki, ‘Neşeli Hayat’ vizyona girdi.
Karikatürlerden fırlamış gibi görünen karakterler, absürd senaryolar, yapay diyaloglarla dolu, tiyatro etkisi yaratan Türk filmlerinden sonra Yılmaz Erdoğan’ın son filmi ilaç gibi geldi.
Komik olmaya çalışmadan güldüren, acıklı olmaya çalışmadan hüzünlendiren filmdeki oyunculuklar da çok başarılı. Hiçbir sahne gereğinden fazla uzatılmamış, kullanılan dil ve diyaloglar gerçekçi olmuş, konu gayet güzel işlenmiş. ‘İlle de mesaj’ kaygısı gütmemesi ve ‘iddialı’ değil, mütevazı havada vizyona girmesi yerinde olmuş.
Ezcümle, Neşeli Hayat, ‘en’ olmak için kasmamış, ya da en azından ‘kasmamış görünmeyi’ başarmış. Aslına bakarsanız sadece Yılmaz Erdoğan’ın değil, kanımca, son yılların en iyi Türk filmi olmuş.

HAFTANIN NOTLARI
Bir köşe yazarının köşesinde ‘Siyasetçiler ne kadar az konuşursa, ülke o kadar huzur buluyor’ diye yazmasına öfkelenen Başbakan Erdoğan ‘Siz köşe yazarları ne kadar az yazarsanız ülke o kadar huzur bulur. Eskiden köşe yazarları haftada bir yazarlardı. Şimdi her gün yazıyorlar, yarım saatte bir yazabiliyorlar. O hale geldik. Bunların yaptıkları açık bir tahrik. Bu tezleri ileri sürenler ‘devlet düşmanlarıdır’ şeklinde konuşmuş.
(Demek ki neymiş, Başbakan gibi düşünmeyenler, devletin düşmanıymış. Yani Başbakan eşittir devletmiş. Hem bunca yıl iktidarda olacaksınız, hem de hala muhalif görüşlere öcü görmüş gibi bakacaksınız. Hem demokrasiden, özgürlüklerden bahsedeceksiniz, hem de kendiniz gibi düşünmeyenlere yaşam hakkı tanımayacaksınız. Bu mudur sizin toplumun her kesimini kucaklama anlayışınız?)

Asya kökenli genç ve güzel kadınlarla evlenmek günümüzün ünlü, zengin ve güç sahibi Batılı erkekleri arasında gittikçe yaygınlaşıyormuş. Giderek daha fazla sayıda erkek, daha önce yaşadıkları mutsuz ilişkileri ve boşanmayla noktalanan evlilikleri telafi etmek için Asyalı kadınlarla birlikte olmayı tercih ediyormuş. Habere göre, Asyalı kadınlar orta yaş krizine girmez, şikayet etmez, boşanmaz, çocuklarını ihmal etmezlermiş ve itaatkar, fedakar, hünerli olurlarmış.
(Görünen o ki, yüzyıllar da geçse Batılı erkeğin Asyalı kadına bakışı hiç değişmeyecek. Oryantalist bakış açısı, Asyalı kadınların hepsinin ruhunda birer geyşa barındırdığı düşüncesi hep var olacak. Geyşa rolü yapan, oyuna 1-0 önde başlayacak!)