Merkel ve Sarkozy bizden ne istiyor?
08 Ekim 2009

Alman seçimlerinin sonucu, Türkiye’nin tam üyeliği açısından belki bir oranda rahatsızlık yaratacak, ancak abartmayalım ve gelişmeleri gerçekçi gözle izleyelim.
Sonuçlar, Türkiye’nin tam üyeliği yerine, imtiyazlı statü verilmesini isteyen Merkel’in elini rahatlatacakmış gibi görünüyor. Merkel, daha önce, Sosyal Demokratlar’ın baskısı nedeniyle, Türkiye politikasında istediği gibi, açıkça hareket edemiyordu. Şimdi, FDP (Eski Dışişleri Bakanı Gencher’in liberal eğilimli partisi) ile belki daha rahat hareket edebilecek. Unutmayalım ki, FDP, Türkiye için Sosyal Demokratlar kadar çırpınmayabilir, ancak Liberallerin de Türkiye’nin tam üyeliğini istediklerini unutmamalıyız. Özetlemek gerekirse, Alman seçim sonuçlarına bakıp karalar bağlamayalım. Liberaller, Washington’a çok yakın bir politika izler. Ayrıca, parti de, müzakerelerin devamından yana olduğunu defalarca tekrarlamıştı.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz:
İşler kolaylaşmadı hatta belki biraz zorlaştı, ancak hâlâ her şey bizim inisiyatifimizde. Türkiye, adımlarını sıklaştırırsa, ne Merkel ne de Sarkozy bu yürüyüşü engelleyebilir.
Şimdi şu soruyu kendi kendimize soralım:
Berlin ve Paris gerçekten, ne pahasına olursa olsun, Türkiye’yi AB dışında tutmak mı istiyor?
Bence HAYIR, böyle bir şey söz konusu değil. Türkiye’yi 1999-2004 arasında adaylık statüsüne iki ülke taşıdı: Almanya ve Fransa.
İktidara kim gelirse gelsin, bu iki ülke şimdi Türkiye’ye tümüyle sırt dönemez.
Bakın neden?

Almanya son pazarlığa hazırlanıyor
Merkel’in gerçek politikası nedir?
Eğer Almanya Başbakanı’nın açıklamalarına ve medyada çıkan söyleşilerine bakılacak olursa, Merkel’in Türkiye’ye tam üyelik yerine imtiyazlı ortaklık verilmesini istediği sonucuna varabiliriz.
Ancak dış görünüşe fazla kanmamak gerekir.
Merkel ile birkaç defa baş başa bu konuyu tartıştım. Bildiğim için, rahatlıkla söyleyebilirim. Alman Başbakanı, Türkiye ile müzakerelerin durdurulmasını istemiyor.
Tam aksine, devam etmesinden yana.
Üstelik müzakerelerde teknik engeller de çıkarmıyor. Merkel, Türkiye’nin tam üyeliğini biraz geciktirmek istiyor.
Peki, imtiyazlı ortaklık ile ilgili yaklaşımına ne anlam vereceğiz?
Bu yaklaşımın temel nedeni, iç politika. Bu yaklaşımla hem Almanya’nın AB içindeki oy gücünü korumayı, hem de iç politikadaki baskılardan kurtulmayı hedefliyor. Almanya şimdiden, işin sonuna varılma aşamasında ortaya koyabileceği bir pazarlığın zeminini oluşturuyor. Türkiye’ye, örneğin, “Ya Avrupa Parlamentosu ve AB Komisyonu’ndaki ağırlığınızı hafifletirsiniz ya da imtiyazlı ortaklık konusunda ısrar ederiz” önerisinde bulunmaya hazırlanıyor.
Almanya, Türkiye’nin büyük nüfus ağırlığıyla, Avrupa’daki kararları etkilemesini istemiyor. Ya pazarlık edecekler ya da imtiyazlı ortaklık statüsünü dayatacaklar.
Böylesine ikili bir politikanın sürdürülmesi, iç politika açısından da, Merkel’e prim sağlayacak. Kamuoyunun Müslümanlığa ters bakıyor olması, yabancı işçi ve özellikle Türklere yönelik sevgisizlik karşısında, bu tutum Başbakan’a puan kazandırıyor.

Sarkozy de son pazarlığı gözlüyor

Türkiye’nin yolunu kapatacak ve tam üyeliğini tümüyle engelleyemese de, vetosuyla gecikmesini sağlayabilecek diğer ülke Fransa’dır.
Hele Avrupa Birliği’nin kurucusu konumundaki bu iki ülkenin aynı konuda güçlerini birleştirmeleri ve Türkiye’nin önünü kesmeleri çok etkin sonuç verir. Geri kalan 25 ülke ısrarcı olsa dahi -ki böyle bir ısrarı beklemememiz gerekir- sonuç alınamaz.
İşte bu açıdan bakıldığında, Sarkozy’nin yaklaşımı çok önem kazanıyor.
Fransız Devlet Başkanı, Merkel’in aksine, Türkiye hakkında çok daha sert ve katı bir tutum sergiliyor. İç politikada, Avrupa’nın genişlemesine duyulan antipatiyi, Türkiye’ye karşı çıkarak lehine kullanıyor.
Sarkozy ile Erdoğan arasında çok benzerlikler var. İkisi de, iç politikayı etkileyen bir damar bulduklarında fırsatı kaçırmıyorlar. Gerektiğinde kimselerin söylemek istemeyeceği sözleri kolaylıkla sarf edebiliyorlar. Belki de bundan dolayı, kişisel açıdan iyi anlaşıyorlar.
Ben, Sarkozy konusunda da aynı görüşteyim.
Fransa’nın, tüm koşulları yerine getirmiş ve tam üyelik aşamasına gelmiş olan bir Türkiye’yi, tek başına direnip Avrupa dışında tutmak için kampanya açacağına inanmıyorum.
Sarkozy de, hem iç politikada prim sağlamak, hem de yolun sonunda yaşanacak son pazarlık için şimdiden pozisyon alıyor. Türkiye’nin nüfus nedeniyle elde edeceği büyük oy ağırlığını azaltabilmek için, şimdiden hazırlığını yapıyor.
Nitekim, iki hafta önce Paris’te temaslar yapan Egemen Bağış, Fransız Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner başta olmak üzere, tüm resmi yetkililerden yepyeni bir yaklaşım duydu. Sarkozy dışarıda ne derse desin, Fransa’nın müzakerelerin devam etmesinde kararlı olduğu ve “İmtiyazlı ortaklık mı, yoksa tam üyelik mi?” sorusunun yolun sonunda tartışılacağı söylendi.
Bakalım bu sözler ne kadar doğru çıkacak...
Sonuç olarak, bundan sonra da imtiyazlı ortaklık sözlerini duyacağız. Hatta adeta tehdit gibi tepemizde sallandırılacak, ancak müzakereler sürecek. Yeter ki, Ankara gereken adımları atsın, reformlara zaman ayırsın...