Yeni Yazısı > Kiraz dalında çocuklar - 21.06.2014

Kiraz dalında çocuklar
21 Haziran 2014

Eski oturduğum apartmanın bahçesinde kocaman bir kiraz ağacı vardı. Üçüncü katın camından elimizi uzatıp kiraz toplayabiliyorduk. Hayrandım ben o ağaca. Parlak gövdesi, yeşil yaprakları arasında bize sunduğu kıpkırmızı kirazları, cömertliği, güzelliği ile muhteşemdi. Tepesinde tüm mahallenin çocukları dallara oturur, hem atışır hem kiraz yerlerdi. Kuş gibi cıvıldayarak, şen kahkahalar içinde... Mevsim yazdı. Ağaç hâlâ duruyor ama ben o camda değilim artık. Üstündeki çocuklar büyüdü, yerine yenileri tırmanıyor belki de. Geçen gün bir dut ağacı gördüm... Altında minnoşlar, elleri yüzleri mor dut lekesi; ağaçtan meyve yiyorlardı.

Şehrin dış sınırlarında bir semtte idim. Etrafta kalmış tek tük meyve ağacı ve tek katlı evlerin arkasındaki çok katlı cam rezidanslara vuran güneş, gözünüze mızrak gibi saplanıyor... Güneş gözlüğü taktım ama bu sefer de çocukların yüzlerindeki mor dut lekelerini göremedim. Hâlbuki, o güzelim suratlardaki o yaramaz dut lekeleri gördüğüm en güzel şeydi o gün. Ne meyve ağaçları olması gerektiği kadar çok, ne de çocuklar hak ettikleri kadar mutlu artık.

Ben küçükken hepimizin sapanı vardı. Kuşları vurmak için değil, boş salça tenekelerine doğru, hedef yarışması yapmak için kullanırdık. Mahallenin yaşlı dayısı saka besler ve sapanı ile kuş vuran erkek çocuklarını bastonu ile kovalardı. Ben de şehir çocuğuydum. Nereye bağlanacağını bilmediğim şehir ve çocuk konulu nostaljik düşüncelerim ile ilerlerken araba lastiği patladı. Ülkemizde iki tane harika lobi var.

Biri yağmurun ilk damlalarıyla ortaya çıkan şemsiyeciler, diğeri de ‘Lastikçi 100 metre’ yazan levhaların yol gösterdiği lastikçiler... Lastikçide üç çocuk çalışıyordu. Yaşları 15’ten küçük. Belki de o yüzden çok tamirci, çok lastikçi var. İş gücü kirazlara tırmanacak çocuklar. Gitmeli bu şehirden varsın lastikçi olmasın ya da şemsiyeci bulunmasın... Islanalım yağmurda... Hiç değilse, ağaçların altında, üstünde, dalında meyve yiyen çocuklar görürüz hep. Kurtuluş köylerde.

Ne diyeyim evlâdım?

Yaşlılar bu sözü çok kullanır. Hayatla ve insanlarla ve konularla didişmekten sıkılıp kulakları duymuyor, gözleri görmüyor gibi yapıverdikleri kaçışlardan biridir bu da; “Ne diyeyim evlâdım” der, çıkarlar. ‘Boşu boşuna ben bu işe dâhil olmayayım, enerjimi harcayıp yorumlamayayım; en iyisi şu diziyi izleyeyim’ deyivermek; pek kadim bir numaradır. İşte bizim yazı durumları da biraz o hesap. Bizi ilgilendiren bir sürü sorun var ve hepsi hakkında yazıp çiziyoruz. Yine de değişmiyor, düzelmiyor. Masum şeyler istiyoruz aslında. “Ağaç” diyoruz, “çocuk” diyoruz, “eğitim” diyoruz, “sağlık” diyoruz, “su” diyoruz, “tohum ve tarım” diyoruz. Temelde zaten korunup kollanması gereken değerler değil mi bunlar? Bu konulardaki önemli durumlarda herkes kenetlenir, birleşir, değil mi? Yok, mümkün değil.

En temel konularda bile bölünüyoruz, uzun uzadıya tartışmalara girişiliyor, karşılıklı söz savaşları başlıyor. Hâlbuki, tarihi gerçekler var; yukarıdaki konularda taviz vermeyen devletler kazanır. Biz ise hata yapıyoruz; hem de üst üste. Bazen düşünüyorum; yazıp çizmektense; başıma iğne oyalı beyaz tülbentimi atıp oturayım köşeye ve diyeyim ki; “Ne bileyim evlâdım!” Çünkü bilmek ve görmek ve bu vahim hataları düzeltmek için elinden hiçbir şey gelmemesi; can acıtıyor. Yaşanır ve bizi besleyebilen bir ülke için; herkesin “Ben de biliyorum evlâdım, biz eskiden gözümüz gibi korurduk bunları” demesinin vakti geldi de geçiyor. En azından ağaç dikelim, tohum dikelim, yediğimiz meyvelerin çekirdeklerini dikelim, sokakta mahallede oynayan bebeye göz kulak olalım. Artık iyilik galip gelsin.