Yeni Yazısı > Kandilli'nin Suna Ablası - 30.10.2010

Kandilli'nin Suna Ablası
30 Ekim 2010

Doğma büyüme Kandillili Suna Türksezer’i, annesi, Zeynep Kâmil’de doğurdu. Bahçeli ahşap evde büyüdü. Kandilli Kız Lisesi’nde ortaokulu okudu, sonra onu Üsküdar Kız Sanat Enstitüsü’ne gönderdiler, biçki dikiş öğrensin diye. Babasına diktiği pijama ilk örnekti. Güzel günlerdi. Yaz akşamları ailece Küçüksu’daki açıkhava sinemasına giderlerdi, kışınsa Üsküdar’daki sinema salonlarına. Zaman, huzurla akardı o dönemin orta halli ailelerinde.

Yıllar öncesiydi; Kandilli Vapur iskelesindeki kahvenin işletmecisi Ülkü Bey ocağı kapattı, yerine ev yemekleri yapılan bir lokanta açtı. 1970’lerde lokanta balık restoranına dönüşürken akrabası Suna Türksezer’i yanına çağırdı. Suna kızımız bilmediği yeni bir dünyaya böylece adımını atacaktı. İşini sevdi, benimsedi. Öyle ki, lokantayı aslında o yönetir oldu.

Birkaç yıl sonra, bu kez karşı kıyıda açtıkları yeni lokantaya geçtiler. Konuklar Boğaz’a nazır mekanda taze ve ucuz balık yemekten o kadar hoşnuttu ki, restoran artık Suna’nın Yeri diye anılıyordu. Gel zaman git zaman, burası park yapılmak üzere yıkılınca eski yere taşınmak zorunda kaldılar ama müdavimleri Suna Hanım’ı izleyecekti.

Yuvaya dönüş

Bir dolu yıl daha geçti. Derken, Suna Hanım’ın dünyası kararıverdi. Annesi felç geçirip yatalak olmuştu. Tarttı, biçti, işini bırakmayı, annesinin başında olup ona bakmayı seçti. Ülkü Bey’le birlikte, komşu lokantanın sahibi Kemal Yıldız’a dükkanı devrettiler. Lokanta elden geçirildi ama havası, mutfağı ve personeli aynı kaldı. Suna Hanım’ın öncelikle orta direğe seslenen ama çevre yalılardan gelen kalburüstü insanların da sevdiği ortam ve hizmet geleneği sürecekti.

Velakin, gözümüz onu, her daim ölçülü ve sevecen tebessümünü, hanımefendiliğini hep arıyordu. Beş uzun yıl böyle geçti. Sonra, bir kötü, bir iyi haber: Suna Hanım zor günlerini huzurla geçiren annesini maalesef yitirmişti. İyi haberse, Suna Hanım yeniden ‘yeri’ne dönüyordu. Çalışanların gözleri gülüyordu, “abla”larına yeniden kavuştukları için. Lokantanın müptelalarının da...

2003’ten beri mutluyuz. İskele’ye yanaşan vapurdan, şimdilerde yerini motor aldı ya, inenler, eskisi gibi Suna Abla’yla selamlaşmadan geçmezler. İskele ve tarihi çeşmeyle birlikte, Suna Hanım, Kandilli’nin simgesi olmuştur. At kestanesi ağaçlarının gölgesinde Boğaz rüzgarı eserken Suna Hanım tüm konuklarını aynı sevgi ve saygıyla selamlar, ağırlar.

Suna Hanım’ın eşi, çocuğu yok ama pek sevdiği yeğenleri, koskocaman bir dostlar ailesi var. Suna’nın Yeri’nin duvarında çerçeveli bir levha asılıydı, anımsıyorum: “İşini beğen, eşini beğen, aşını beğen ama kendini beğenme”. Güzel söz değil mi? Suna Hanım ‘içine şeytanlık girmemiş’ insanları sever. Ufak tefektir ama işinde güçlü ve güleç, eli de marifetli kadındır. Boş zaman bulursa, mutfağa bile girer. Size elcağızıyla bir zeytinyağlı fasulye pilaki yapsın, tadından yenmez. Fırınlanmış zeytinyağlı biber dolması da öyle. Şimdilerde pişirmiyor ama işkembe çorbası da ünlüydü. Bir de balık buğulama. Ricam üzerine, geçen yıl bana bir gelincik buğulama yaptıydı, parmaklarımı yiyecektim nerdeyse.

Nerdeee o eski günler?

Dile kolay, nerdeyse 40 yıl olacak lokantacılığa başlayalı. İşten eve, evden işe... Haftada bir gün tatil yapar, akşamları da çok geçe kalmaz. Kandilli yokuşundaki evi onun asıl dünyasıdır. Bahçedeki Sultan Selim ve kavak inciri ağaçlarını çok sever. Mevsiminde, erkenden kalkar, olgun incirleri dalından koparır. Yemeden önce koklar, “kokusunu unutmayayım diye”.

İncirleri bilmem ama Kandilli’nin eski kokusu yok artık. Eskilerden pek kimse kalmadı. Suna Hanım hayıflanır; “Nerdee rahmetli Arif Amca ve Nuri Bey? Nerdee Yılmaz Abi, Hayati Abi?”... Bereket, amatör balıkçıların şahı Halûk Abi var, Allah uzun ömür versin.

“Ne güzel bir köydü Kandilli. Komşularımız o kadar güzel insanlardı ki. Elbette, İstanbul’un her yerinde vardı güzel ilişkiler ama Kandilli bir başkaydı. Kendimi çok şanslı hissederim o günleri yaşadığım için”. Yeniler mi? “Kimse kimse ile görüşmüyor artık”. Velhasıl, Kandilli’deki o eski toplumsal doku ve kaynaşma kalmadı artık. Varsın, öyle olsun; Suna Abla, bu güzel insan, hâlâ dimdik ayakta, tarihinde nice yangınlar yaşamış Kandilli köyünde...

(23.10.2010 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)