Yeni Yazısı > Kalbim Ege'de kaldı - 31.10.2010

Kalbim Ege'de kaldı
31 Ekim 2010

Kediyi evinden ayırıp başka bir yere götürürseniz, evine bağlıdır, geri döner. İnsanları da doğdukları, büyüdükleri, yaşadıkları, atalarının mezarları olan yerden ayırıp kitleler halinde değiş tokuş etmek ne kadar insancıldır? Mübadele olayını asla içime sindirememişimdir. Kavala’da Kobakizade İsmail Hakkı Bey’in torunu Nilüfer Üstel Hanımefendi ve bu şehre 17 yaşında gelip tütün ekimiyle uğraşmış babasının anısına Osman Kavala’ya fahri hemşehrilik beratının verilmesi töreninde de gözlerim yaşarıyor.

[[HAFTAYA]]

Kavala Belediye Başkanı Kostantinos Simitzisis’in teklifi ve Belediye Meclisi’nin oy birliğiyle alınan kararla, ataları bu kentte yaşamış iki İstanbullu, Kavala’nın fahri hemşehrisi oluyor. Belediyedeki törende dedesinin notlarından derlediği, Yunanca ve Türkçe basılan “Bir Mübadilin Hatıraları” kitabının tanıtımında Leyla Üstel’in, büyükdedesinin macera dolu yaşamını anlattığı el yazısı notlarını gösterirken boğazına bir yumru tıkanıp konuşamadığında salondaki herkesin gözlerinin yaşardığı gibi. Leyla, büyükannesinin “Kavala Kavala” diye ağladığını anlatıyor.

Kalimera komşu!

Osmanlı İmparatorluğu’nun zor günleri; Kavala’da tütün eken, depolayan, ticaretiyle uğraşanlar arasında Müslümanlar da var. Rumlar ve Yahudiler de. Tütün müzesindeki sararmış fotoğraflarda, başları beyaz tülbentli Osmanlı kadınları çoğunlukta. Tütün yaprakları inci kolye gibi tek tek dizilip kurutulmuş. İmparatorluk parçalanınca “Yerli yerine, köylü köyüne” demişler. Onlar da tütün ekiyor diye Kavala ile Samsun’dakileri değiş tokuş etmişler. Kavala’daki Müslümanlar Samsun’a, Samsun’daki Rumlar Kavala’ya göç ettirilmiş ama gittikleri yerde hep ne yerli, ne yabancı, hep “muhacircik” kalmışlar! Yıllar sonra ikinci, üçüncü kuşak, köklerini aramış suyun karşı tarafında. Ege’nin iki yakasında dostluk yeniden yeşermiş. Türkler ve Yunanlılar, geleneksel düşmanlık masalını, geleneksel dostluğa dönüştürmüş. Leyla Üstel’in annesi Nilüfer Üstel, Kavala kentinin verdiği hemşehrilik beratını göğsüne bastırırken burada milletvekili seçilmiş dedesinin manevi mirasına yeniden sahip olmanın duyguları içinde. Osman Kavala’ya “Yakında sen de burada seçimlere girersin artık” diye takılıyoruz ama belki de şaka yapmıyoruz!

Kavala’ya gelinir

Gri bir gökyüzü, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda bıraktığımız İstanbul’dan sonra çarşaf gibi bir deniz ve ılık bir sonbahar güneşinin altında Yunanlı dostlarımızla paylaştığımız sofrada yaprak dolması, patlıcan, cacık, sardalya varsa ve uzo kadehleri dostluğa kalkıyorsa, çoğu Türkiye’nin çeşitli yerlerinde kalbini bırakmış bu insanların arasında kendimizi yerli hissediyorsak, yaşanmış acıların üzerine sünger çekmek en doğrusu. Tabii neyin ne olduğunu bilerek ve araştırmayı tarihçilere bırakarak.

İmarethane

Kavala’nın içinde hâlâ ayakta kalmış en güzel binalardan biri, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın İmarethanesi, aslına uygun olarak restore edilip kentin en şık oteline dönüştürülmüş. Döneminde medrese ve aşevi olarak kullanılan bina, iç bahçeleri, havuzları ve denize hakim yeri ile cennet gibi. Eskiden ders yapılan odaları bugün geceliği 400 Euro olan suitler. Eski bir sendikacı olan Yannis Vizikas ise Tütün Müzesi’nin kurucularından. Burada tütünün nasıl toplandığından nasıl işlendiğine, tütün örneklerine herşey büyük bir titizlikle sergileniyor. Yannis toplumlar arasındaki sahte düşmanlıktan çok, sendikacı bilinciyle sınıfsal çelişkilerle ilgileniyor ve Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ilk grevin 1914’de Kavala’da tütün işçileri tarafından yapıldığını anlatıyor. Kavala’da bugün artık tütün ekilmiyor, ama Amerikalılar tarafından hâlâ ticareti yapılıyor.