Her konuda şiirselliği ararım

Dünyanın en önemli mimarlık ödüllerinden Ağa Han'ın sahibi mimar Han Tümertekin'in dünyasına yolculuk

Her konuda şiirselliği ararım

İnsanın mekanla ilişkisi ‘barınma’yla sınırlı olmaktan çoktan çıktı ve bugün neredeyse felsefik bir boyut kazandı... Bu boyutun en önemli aktörü ise kuşkusuz mimari...

Türkiye’de uluslararası alanda isim yapmış mimar sayısı çok değil evet, ama yok da değil! Efsane gibi anılır hale gelen Assos’daki B2 eviyle dünyanın en önemli mimarlık ödüllerinden biri olan Ağa Han’ı kazanan Han Tümertekin onlardan biri... O bugün dünyanın en önemli mimari platformlarında kabul görüyor, yarattığı yapılar önemli mimari eserler olarak kabul ediliyor...

Han Tümertekin’le hem insanın mekanla ilişkisini hem de onun hayata yaklaşımını konuştuk. Yaşamı mekanla iç içe geçmiş olarak gören Han Tümertekin’in mimarlığa bakışını belki de en iyi şu sözleri anlatıyor: Öyle bir ev tasarlarsınız ki; 20 yıldır gül gibi geçinen bir çifti 3 ayda boşatırsınız. Ya da tam tersini yapabilirsiniz, mimarlığın bu gücü var!

* Gözlerinizi kapatıp hayal etseniz, hayatınızın hatırlayabildiğiniz en eski fotoğrafı ne olurdu? 

Taksim Parkı’ndayım, çok küçüğüm, Cihangir’de oturuyoruz, yazlığımız daha sonra Tarabya’da, abim ve ben bakıcımızla bu parka gidiyoruz. Annem de sık sık katılıyor bize. Orada çok eğleniyoruz...

* Nasıl bir çocuktunuz?

Hareketli ve haşarı. Temelinde merak vardı bunun. Nesnelerle hep çok ilgiliydim.

* Mimar olmayı ilk ne zaman düşündünüz?

Çok geç bir zamanda. Kendimi bildim bileli otomobil tasarımcısı olacağımı hayal etmiştim. Otomobil dergilerini takip ederdim, sürekli çizerdim. Lise sona kadar böyle sürdü.

* Niye olmadınız?

1976’da üniversite sınavına girdim. Birinci tercihim Boğaziçi makine mühendisliğiydi -ki okuyup oradan otomobil tasarımına geçerim diyeydi- ondan sonraki bütün tercihlerim mimarlıktı. Tercihlerim böyleydi çünkü o yıllarda Türkiye’de sadece Anadol ve Murat vardı. Kaçınılmaz olarak yurtdışında okumalı ve yaşantımı orada kurmalıydım. O biraz caydırıcı olmuştu benim için. Yıllar sonra şunu fark ettim ki; aslında ben bir şekilde ama ne olursa olsun tasarım yapmak istiyordum.

* Saint Michel’de okudunuz, Fransız disiplininin hayatınızda çok önemli olduğunu söylüyorsunuz. Nasıl?

Zaman zaman son derece acımasız davranışların sergilendiği bir ortamdı o. Bunun altında ezilmediğiniz takdirde büyük avantajdır. Mesela benim kareli bir kağıda çizgilerine sadık kalmadan bir şey yazıp çizebilmem ta üniversiteyi bitirdikten 10 yıl falan sonradır. Ama dayanıklıysanız bu eğitimin sonunda, baskı altında kolay kolay yılmayan biri oluyorsunuz. Bu, mimarlıkta çok işime yaradı. ¦ Nasıl? Bir mimari tasarım yapmanın heyecan verici bölümü son derece kısadır.

* Nedir en heyecan verici bölüm?

“Hah işte çözdüm!” dediğiniz andır. İtiraf edebilirim ki; bu benim için hiçbir projede aylar sürmedi. Hatta bazı projelerde saatler düzeyindedir. Fakat düşünün bu projenin tamamlanması 3-4 yıl sürecek. İşin zevkli bölümü bitmiş tamamen şantiye bölümü kalan. İşte orada o baskı altında çözülmeyen biri olabilmeyi bu katı disiplinden geçmiş olmak sağlıyor.

* B2 eviyle meşhur Ağa Han Ödülü’nü kazanan mimar olarak hafızalara kazındınız. Bu imajın getirdiği bir baskı yaşıyor musunuz?

İtiraf edeyim bu tür bir baskı kısa bir süre yaşadım. Ancak şöyle; her ne kadar bu ödülle burada ve uluslararası alanda tanınırlığım arttıysa da, bu ödülden önce kariyerimle ilgili önemli bir sinyal almıştım zaten. Amsterdam’da mimarlık alanındaki çok önemli bir konferansı vermek için seçildim. Ağa Han’dan sonra da bu ödülü kazanıp yok olanlardan değil kariyerini devam ettirenlerden oldum. Gördüğüm uluslararası ilgi bunu gösteriyor. Paris ve Lozan’daki önemli mimarlık okullarında proje stüdyolarım var. İki haftada bir bu okullara gidiyorum. Ve çalışmalarımı Harvard’daki paralel stüdyomla birlikte götürüyorum.

* Her fırsatta Efes’i gidip gezdiğinizi söylüyorsunuz. Aynı şekilde Ayasofya, Süleymaniye gibi mekanları da... Bunlardan nasıl etkileniyor, ilham alıyorsunuz?

Bu etki bilinçli olarak yaptığım tasarıma yansımaz. Ama neredeyse manyaklık düzeyinde gözlem yapan biriyimdir. Perşembe pazarında dolaşırken askısında çay bardaklarını taşıyan çaycının peşine düşebilirim mesela.

* Yani onu takip edersiniz?

Uf, anasını ağlatırım! O bardakları, askıyı nasıl dengede tutuyor, ne yapıyor ne ediyor hep bakarım. Çay bardakları tozlanmasın diye tabağı bardağın ağzına kapatır, içinde de kaşık ve şeker vardır. Bu harika bir tasarımdır. Dahice bir şeydir.

* Böyle ilham gezileriniz var mı? Telefonu falan kapatıp birilerinin, bir şeylerin peşine düşmeye dışarı çıkar mısınız?

Çok sık vardır ama bunlar büyük zaman dilimleri değildir.

* Güne nasıl başlarsınız?

6 civarı uyanırım. 6,5 gibi koşmaya başlarım. 5-6 kilometre koşarım. Evden çıkıp büroya girmeyi sevmem. Çok sık 8 civarında Bebek Kahve’ye giderim. Gazete, çay faslı sonra da 9 gibi büroda olur, çalışmaya başlarım. Kendimi en iyi hissettiğim rutin budur. Erken başlamış günü severim. Dünya size ait gibidir. Koşarken 5 kişiye ya rastlar ya rastlamazsınız. İkincisi de ben günün o saatlerinde çok daha iyi bir düşünsel performansa sahibim.

* Ya gece?

Çok uzatmam geceyi. Mümkünse 11 gibi yatarım.

* Nasıl bir evde yaşıyorsunuz?

Boğazda, bahçeli küçük bir binanın bahçe katında yaşıyorum.

*Kendi tasarladığınız bir ev değil mi?

Hayır ama benim mekan anlayışıma çok uygun bir yer. Hiçbir şeyine müdahale etmedim. Ev sahibem oraya 5 yılını harcamış düşünün.

* Sizi bu evde çok memnun eden şeyler ne oldu?

Asıl yaşama hacminin, yani salon vs ne diyeceksek ona, onun büyüklüğü ve evin bahçeyle kurduğu ilişki. Mutlaka bahçeli olması. Çok uzun süre Rumeli Hisarı’nda Boğaz manzaralı bir yerde yaşadım, onun da bahçesi vardı ve fark ettim ki; benim önceliğim manzaradan önce bahçe. Bir de evin dolap kulplarına kadar her detay benim kendimi iyi hissedebileceğim sükunet ve rafinelikteydi. Üçüncüsü de ben öyle çok eşya doldurulmuş yerleri sevmem.

* Peki merak ediyorum bu tercihleri bu katılıkta yapan bir erkek evi paylaştığı kişilerle, özellikle de hanımlarla sorun yaşar mı?

Şu anki medeni durumum şöyle: İkinci kez boşanmış, aslında bir ama sonuçta 2 kız babasıyım. Çünkü ayrıldığım ikinci eşimin kızı da benim kızımdan farklı değil. Evli olduğum sürelerde evdeki tercihlerimle ilgili bir sıkıntı yaşanıp yaşanmadığına gelince... Hayır böyle bir şey hiç olmadı çünkü onlar da benim gibi düşünüyorlardı.

*İstanbul’un en değerli yeri Boğaz. Mesela Türk evi mimarisinin iyi bir örneğini yapmak üzere proje getirene devlet izin verse ve o çirkin apartmanlar yıkılıp yerine güzel ve yeni yapılar yükselse. Boğaz’ın iki yanı cennet gibi görünse... Bu benim hayalim... Sizce mümkün mü?

Pek çok sorun var bu konuda. Bir kere belediye ve Anıtlar Kurulu’nun aynı şekilde yaklaşması şart. Sonra iyi mimari örnekleri seçebilecek özellikte bir alt kurul lazım. Bugün bizim sık sık duyduğumuz şeyler var: “Han Bey projeniz harika. Benim kendi inisiyatifimde olsa başka hiçbir şey yapmazdım. Ama maalesef kurallar diyor ki burada 60 santimden uzun saçak genişliği olmaz!” İşte bu yaklaşımın değişmesi gerekiyor. Değişirse bu proje bomba gibi olur! Zaten bir süredir dünyada da olduğu gibi Türkiye’de de mekan kalitesinin bir fark getirdiğinin, bunun sonunda para ettiğinin farkına varmış ciddi bir kesim oluştu.

* İyi tasarlanmış bir ev, içinde yaşayan kişinin verimliliğini arttırır mı?Mesela bir yazar veya doktor için ev tasarlasanız nelere dikkat edersiniz?

60’lı yılların ünlü Amerikalı mimarı Richard Neutra’nın bir sözünü okumuştum yıllar önce. Şöyle diyordu: Ben öyle bir ev tasarlarım ki; 20 yıldır gül gibi geçinen bir çifti 3 ayda boşatırım! Bu benim de bütün benliğimle inandığım bir şeydir.

*Tam tersi de olabilir o halde! Birbirlerine çok da ölüp bitmeyen bir çifti tasarladığınız evle aşık edebilirsiniz?

Kesinlikle mimarlığın bu gücü var! Bu düşünüş benim mimarlığa yaklaşımımla çok örtüşen bir şey. Çünkü benim için bir mekanda öncelikli olan o mekanda kurgulanan yaşamın kalitesi ve o yaşamın hayata geçirilebilme olasılığıdır. Binaya bakar bakmaz size bir şey söyleyen biçimsel etkisi değil. Ve bu bazı projelerde benim benden beklenen yaratıcılığı göstermediğim sanrısını da ortaya çıkarmıştır.

*“Han Tümertekin dedikleri bu muymuş?”, gibi mi?

Aynen öyle. Yaşamsal kurgu benim için öncelikli. Biçimsel kaygıları da yok saymam. Ama biçimin öbürü için var olduğuna inanırım. ¦ Peki bir doktora ya da yazara ev tasarlasanız. Neler ölçü olurdu? Bir yazara ya da doktora ev yaparken dikkat ettiğim klişeler yoktur. O doktor, o arsa, o arsanın baktığı yön, o arsadaki hakim rüzgar, o arsanın eğimi gibi her bir durumun son derece spesifik analizini yaparım ve ondan sonra o yapıda hayata geçirilecek yaşantıyı tasarlarım.

* Ama mesela adam yazar, işi daha çok evde ve kitaplarla. Güzel ışık alan bir çalışma mekanı hoş olmaz mı?

Zinhar olmaz! Mesela bildiğim kadarıyla Picasso daima karanlıkta resim yaparmış. Oysa Paris’teki pek çok binanın çatı dubleksi sanatçı atölyesi olarak koskoca camlı yüzeyler şeklinde tasarlanmıştır.

* “Yaşam görüntüden önemli” diyorsunuz. Oysa yaşadığımız çağ “Görüntün her şeyindir” çağı! Bu bütün dünyada da giderek daha çok taraftar bulan bir yaklaşım. Siz akıntıya karşı yüzmüyor musunuz?

Aynen öyle, işte biz o düşünce sisteminin çöküşünü bekliyoruz ve çökecek! İnsanlar hayatın gerçeklerinden kaçamazlar. Neticede buraya varacaklar. Bugün bu düşünce şekli dünyada yayılıyor, en ilginç görüntüyü yaratan en hızlı sonucu alıyor bu doğru, ama ben de öyle bir yarışın içinde yer almayı doğru bulmuyorum. Ve benim gibi düşünenler de var.

* Size bakınca görüntüsüyle ilgili olmayan bir adam görmüyorum. Saçlarınızın şekli, aksesuarlarınız, tasarım ürünü gömleğiniz, her şey özenle görüntünüz üzerinde çalışmış olduğunuzu gösteriyor. Burada bir çelişki yok mu?

Görünüşüm tabii önemli benim için. Hatta yaratıcı insan bohem olur falan yaklaşımı fitil olduğum bir şeydir! Bir de tasarım sürecinde ‘uçma’ deyişine fitil olurum. Bir şeyi yapmak istiyorsanız yerine getirmeniz gereken temel davranışlar vardır. Bunlardan başlıcası derli toplu, disiplinli olmaktır. Benim bu durumun sanırım özenle açıklanabilir. Ben yalnız değilim ki! Her sabah 6,5 milyar insanın olduğu bir dünyaya giriyorum. Ve bu yer alma şeklime özen göstermeliyim.

* Bugünün değerlerinin dışında kalamıyorsunuz yani... Bilemiyorum o mu yoksa klasik iyi aile çocuğu olma durumu mu?

Ben küçükken annem Beyoğlu’na çıkacağımız zaman abimle beni kapı önünde durdurur, önden arkadan bakıp tepeden tırnağa kontrol eder ve “Tamam şimdi çıkabilirsiniz” derdi. Bu, tümüyle sokağa belirli bir özenle çıkılır anlayışıydı. Bu tavrın sonuçlarını görsellikte buluyor olması, günümüzdeki görüntü anlayışıyla örtüşmeyebilir diye düşünüyorum. * Peki görüntü hayatınızın diğer alanlarını ne kadar etkiliyor? Mesela karşınızdaki kadının görüntüsü kuracağınız ilişki konusunda ne kadar belirleyici? E belirleyici canım! Bir kadında güzellik önemli bir şeydir.

*Sizi en verimli hale getiren ruhsal durum nedir?

Benim tasarım sürecim yerine getirilmesi gereken koşullara bağlı değildir. Pek çok yolu denedim. Ama sonuçta anladım ki öyle bir ruhsal ve mekansal durum söz konusu değil. Üstümde hep eskiz defterim vardır. Aslında kalabalık içindeki yalnızlığımda daha üretken olduğumu söyleyebilirim.

*Duygusallık ve şiirsellikten söz etmişsiniz, kendinizi, hayata bakışınızı anlatırken. Yaptığınız işlerde bunlar ne kadar var?

Gündelik yaşantımda muhabbet anlamında öyle değilsem de, az şeyle çok şey anlatma eğilimim vardır. Şiir de benim için böyledir. Bir şair size birkaç kelimeyle evreni anlatabilir.

*Şiir okur musunuz?

Çok meraklısı değilimdir. Ben aslında her konudaki şiirsellikle ilgiliyimdir. Yanımdan ara gazı yapıp vites küçülterek giden bir Ferrari’nin 12 silindirinin çıkarttığı seste de bir şiirsellik bulurum. Ege kıyılarında dolaşırken batmakta olan güneşin halinde de çok klişe olsa bile şiirselliği bulurum.

* Son dönemdeki ekolojik binalar, oteller hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizi etkiliyor mu?

Asla! Biraz sert konuşuyorum ama bu konunun sinir bozucu şekilde pek çok kişi tarafından utanmazca bir pazarlama enstrümanına dönüştüğünü çok net görüyorum. Midemi bulandırıyor ve nefret ediyorum! Söylediklerini gerçekten yapmaları halinde olması gereken şu: Mağaralarda yaşamak!

* Eski ortağınız Reşit Soley mimarlığı bıraktı ve şarapçılığa başlayıp kendisine ikinci bir hayat kurdu. Başarılı da oldu. Siz kendinize ikinci bir hayat kursaydınız mimarlık dışında bu nasıl bir şey olurdu?

Yazmak isterdim!

RÖPORTAJ: Betül KABAHASANOĞLU
FOTOĞRAFLAR: Muzaffer KANTARCIOĞLU

10