Yeni Yazısı > Güzel şeyler de oluyor - 24.04.2011

Güzel şeyler de oluyor
24 Nisan 2011

Yanlışları, kusurları nasıl görüyor ve kıyasıya eleştiriyorsak, ‘iyi’ ve ‘güzel’ gelişmeleri de görmemiz gerekiyor. Elimdeki kitapçık, kültür ve turizm konularında 2002 yılı verileri ile 2010 yılı verilerini kıyaslıyor. İçerik, kalite, sansür vs. görecedir, tartışılabilir ama şu bir gerçek ki, rakamsal veriler ‘güzel gelişmeler’e işaret ediyor.

2002 yılında ülkemizde Bakanlık eliyle yapılmış 42 kültür merkezi varken, 2010 yılında bu sayının 78’e ulaştığı ve 2011 sonunda 98’e varılacağı görülüyor. 2002 yılında 57 arkeolojik kazımız varken 2010 yılında bu sayı 111’e ulaşıyor. Yine 2002 yılında müze ve ören yerlerimizi ziyaret edenlerin sayısı 7 milyon civarında iken, 2010 sonu bu sayının 25 milyonu geçtiği görülüyor. Aynı yılları karşılaştırdığımızda tiyatro sahnesi sayılarının, tiyatro ve operalarda temsillerin ciddi artış gösterdiği, seyirci sayısının iki katına çıktığı gözleniyor. Sinema sektörüne verilen destek neredeyse 15 kat artınca, yerli sinema izleyici sayısı da 11 kat artıyor.

Turizm alanındaki gelişmeler de yüzleri güldürüyor: 2002 yılında ülkemiz, gelen turist sayısı bakımından dünyada 17. sıradayken, 2009 yılında 7. sıraya yükseliyor. Turizm gelirleri açısından da 12’ncilikten 9’uncu sıraya terfi ediliyor. Mavi Bayraklı plaj sayımız iki kat artıyor. Turizm altyapısını desteklemek amacıyla yerel yönetimlere aktarılan ödenek son sekiz yılda 8 kattan fazla artıyor.

Ezcümle, hem kültür hem de turizm alanındaki veriler, ‘Memlekette güzel şeyler de oluyor’ dedirtiyor.

‘Teyzem Latife’ tarihi değiştirir mi?

Son yıllarda ‘özel tarih’ anlatımlarımızda ciddi bir ‘canlanma’ var. ‘Resmi tarih’in ciddi dili ve sıkıcı anlatımıyla büyümüş kuşaklar için ‘özel tarih’ merak uyandıran ve okuması keyifli bir alan. Hele de konu kuşaklar boyu ‘tabu’ sayılmış bir alansa, iştahla okunan ve tartışılan çalışmalar çıkıyor ortaya.

Atatürk’ün eşi Latife Hanım’ın yeğeni Mehmet Sadık Öke’nin kaleme aldığı ‘Teyzem Latife’ adlı kitap, işte tam da bu cinsten. Teyzesi ve Atatürk ile ilgili ailesinin 86 yıldır süren sessizlik prensibini bozan Mehmet Öke’nin kitabında yer alanlar önümüzdeki ayların gündemini oluşturacak kadar iddialı.

Atatürk ile Latife Hanım’ın yabancı heyetlerin önündeki ateşli tartışmalarından tutun da, Nazım Hikmet’in ‘Mavi Gözlü Dev’inin aslında Latife Hanım olduğu, Atatürk’e düzenlenen suikastte Latife Hanım’ın kendini siper ederek elinden yaralandığı, hatta Atatürk’ün Fikriye Hanım’dan bir oğlu olabileceğine dair birçok bilgi, belge ve iddia var kitapta.

Bir taraftan bakınca, Latife Hanım’ın yaşadıkları tam anlamıyla bir kadın hikayesi, Türkiye coğrafyasında birçok kadının paylaştığı bir kaderin hikayesi. Zamanında yabancıların yorumuyla ‘alafranga evlenip alaturka boşanan’ Latife Hanım üzerinden anlatılan bu tarih, bir taraftan da, ‘resmi tarih’in bazı olayları nasıl da ‘özenle’ sildiğinin bariz bir göstergesi...

Tam tetimatıyla pilav yapmak

İyi pilav yapmak bir ‘maharet sergileme’ unsurudur. ‘Pilavı hakkını vererek pişiren, diğer yemeklerin de üstesinden gelir’ derler. Bu yüzdendir ki Anadolu’nun pek çok yerinde gelinler, kayınvalidelerine kendilerini beğendirmek için pilavı iyi pişirmeye çalışır. Eh, haftanın üç-dört günü pilav pişirilen, hanelerinin yüzde 93’ünün pirinç satın aldığı ve yılda 20 kg. pirinç tükettiği bir ülkede ‘pilav’ın bu denli önemli olması kaçınılmaz herhalde.

‘Madem bu kadar çok pilav yiyoruz, o halde neden pilav çeşitlerimizi artıramıyoruz?’ diye düşünüyoruz ister istemez. Türk mutfağında 300’e yakın pilav tarifi olduğunu tespit eden ‘Bizim Mutfak’ ekibi de böyle düşünmüş olacak ki, Türkiye’nin dört bir yanından pilav tariflerini topluyor ve ‘Bizim Mutfak’ın yüzü ‘Nefaset Hanım’ (Demet Akbağ)ın katılımıyla bu tarifleri paylaşmak için bir organizasyon düzenliyor. Ama bir şartları oluyor: ‘Tariflerden birini seçecek ve gelip kendiniz pişireceksiniz’ diyorlar.

En kolay görünenlerden birini seçiyorum ve yanımdakilerle önümdekileri göz ucuyla izlemeyi ihmal etmeyerek şefin de yardımıyla- pilavımı yakmadan sunmayı beceriyorum. Tabii en keyifli kısım her birimizin, diğerlerinin pişirdiği pilavları tatma kısmı oluyor. Demet Akbağ’ın pişirdiği ‘Otlu Pilav’ı ve usta aşçı Sedef İybar’ın olağanüstü lezzetteki ‘Perde Pilavı’nı herkes afiyetle yiyor. Sedef Hanım, pilavlarını mutlaka ‘bulyon’la lezzetlendirdiğini ifade ediyor.

Benim ‘Kabaklı Pilav’ henüz ‘Nefaset Hanım’ın deyişiyle ‘tam tetimatıyla’, yani ‘tam kıvamında/olması gerektiği gibi’ tabirini hak etmese de, en azından ‘yenilebiliyor’(!).

Haftanın notları

-Eski manken Ayşe Hatun Önal alışveriş sonrası gazetecilerle ayaküstü sohbet ederken ‘Bu aralar bir şey yapmak istemiyorum. Sadece çocuk yapmak istiyorum’ demiş. Sevgilisinin adını soran gazetecilere ‘Adını söylemek istemiyorum. Büyüsü bozulur’ yanıtını vermiş.

(Böyle ‘doğrudan’, ‘stratejik olmayan’ açıklamalara alışık olmadığımız için şaşırıyoruz haliyle. Umarız Ayşe Hatun Önal’ın büyüsü bozulur diye adını vermek istemediği erkek arkadaşı bu açıklamadan sonra büyüyü bozacak bir hamlede bulunmaz(!)

- Yemek yarışması ‘Masterchef’in agresifliğiyle öne çıkan jüri üyesi Batuhan Piatti yine çok tartışılacak bir harekete imza atmış. Yarışmacılardan birinin tahta kaşıkla yemeğin tadına bakmasına adeta ‘çıldıran’ ve öfkesine hakim olamayan Piatti, önce elindeki kaşıkla yarışmacının kaşığına sert bir şekilde vurmuş, sonra da yarışmacının yaptığı yemeği dökmüş. Fırlayan kaşıktaki yemek parçaları programın sunucusunun yüzüne gelince, sunucu ‘Yemek çok lezzetli olmuş’ diyerek tepkisini göstermiş.

(Armağan Çağlayan’ın başlattığı, Oray Eğin’in ‘geliştirdiği’ agresif, hakaret eden, aşağılayan jüri üyesi formatını Batuhan Piatti resmen ‘taçlandırmış’. Sebebi Piatti’nin ‘ünlü’ olma kaygısı mıdır, yoksa program yapımcılarının ‘rating’ kaygısı mıdır bilinmez ama, bu işin sonu yarışmacıları dövmeye kadar gidecek gibi görünmektedir. Yol yakınken bir önlem alınmazsa, beklenilenin tersi bile olabilir ve bir yarışmacı Piatti’ye saldırarak ‘toplu intikam’ alabilir(!)

Bu yazı 17 Nisan 2011 tarihli Pazar Postası'ndan alınmıştır