Yeni Yazısı > Fantezi ekonomi reele karşı - 26.10.2010

Fantezi ekonomi reele karşı
26 Ekim 2010

Türkiye’de olduğu gibi krizden sonra Batı dünyasında da ‘finansa dayalı’ ekonomiler eleştiri alıyor. Reel ekonominin yerini ‘ticarete dayalı’ ekonominin aldığı, üretim ve servet yaratmanın unutulduğuna dikkat çekiliyor.

Richard Florida, ‘The Great Reset’ adlı yeni kitabında bu konuya dikkat çekiyor. ‘Alım satım yapanlar’ ile ‘inşa edenler’ diye nitelendirdiği iki grubun karşı karşıya geldiğinin altını çiziyor.

Yeni dönemin gerçekleri

‘Kriz sonrasında bankacılığa yönelik oluşan’ eleştirilere hak veren Florida, şu saptamaları yapıyor:

- Finans, ilk başlarda olduğu yapıcı/kurucu özelliğini yitirdi. Tahmin edildiğinden çok devasa hale geldi.

- Bankacılığın çıkış noktası reel sektöre katkıda bulunmak, ‘hizmet’ etmekti. Şimdi ise ‘yıkıcı’ bir rol üstlendi.

 - Servet üretimini desteklemek yerine, finans sektörü bir parazit haline geldi. Şimdi de öyle refah yerine, kendi kârlarına bakıyorlar.

 - Buna karşılık ‘yapıcılar’ (Builder), reel ekonomiye ve reel varlıklara yatırıma odaklıdırlar.

[[HAFTAYA]]

Türkiye’de de benzer tartışmalar uzun süredir devam ediyor. Piyasalara bakıp, ‘İşler yolunda gidiyor’ diyenler, reel tarafı unutup, bir anlamda ‘fantezi’ ekonomiye kendilerini kaptırıyorlar.

Oysa, daha çok insan reel tarafa yatırıp, daha çok insan reel ekonomide çalışırsa, iş dünyası daha sağlıklı olacaktır. Yoksa, Florida’nın dikkat çektiği gibi, ‘fantezi’ ekonomi yaratılacak, ‘yeni balon’ ve yeni ‘çöküşlere’ davetiye çıkarılacaktır.

Düşük konut sahipliğine yatırım

Ağaoğlu Şirketler Grubu’nun patronu Ali Ağaoğlu, ardı ardına yeni konut projelerini satışa sunuyor. Merter, Ayazma, Ataşehir ve sıradakiler...

Sadece Ağaoğlu mu? Sinpaş, Soyak, Mesa ve çok sayıda şirketin de projeleri var. Bazılarının satışı tamamlandı, bir bölümü satışta, bir bölümü de satışa sunulmak üzere... Türkiye’de 2004 yılından bu yana böyle bir konut patlaması yaşanıyor... 2004 ve 2005’te konut satışları çeyreklik dönemlerde 100 binin altında kaldı.

2006-2009 döneminde ise genelde 120 bine yakın oldu, hatta 2009’un üçüncü üç ayında 200 bine yakın konut satışı gerçekleşti. 2010’un ilk yarısında ise konut satışları 200 binin biraz altında kaldı.

Nereden bakarsanız bakın, son 5 yılda 2 milyon civarında konut satışı gerçekleşmiş... Buna rağmen, şirketler, başta büyük şehirler olmak üzere Türkiye’yi şantiyeye çeviriyorlar.

Bunun arkasında ise konuştuğum inşaatçılara göre 4 önemli gerekçe var:

1. Türk insanının konut sahibi olmayı, geleneksel olarak çok önemsemesi.

2. Konut kalitesinin düşük olması ve yenilemeye yönelik beklentiler.

3. Yıllık evlilik sayısının yaklaşık 500 bine ulaşması..

4. Konut sahiplik oranının yüzde 60’lar düzeyinde olması ve konut yaş ortalamasının yüksek düzeyde seyretmesi...

Avrupa Mortgage Federasyonu’nun verilerine göre, Batı’da sahiplik oranı yüzde 70’lerin üstünde seyrediyor.

En yüksek oranlara ise Kuzey Avrupa ülkelerinde ulaşılıyor. Oralarda yüzde 80’e yakın rakamlar dikkat çekiyor.

Türkiye’de sahiplik oranlarına ait veriler çok yeni değil.

Konut Müsteşarlığı’nın 2003 verilerinde bu oran yüzde 58.1 olarak açıklanıyor. Aynı raporda vatandaşların yüzde 2.2’si lojmanlarda, yüzde 5.5’i kira ödemeden, kendi sahibi olmadığı bir evde oturuyor. Yüzde 31.6’sı ise kiralık evde yaşıyor.

ERA adlı araştırma şirketinin verileri ise Türkiye’de konut sahipliğinin yüzde 68’leri geçtiğini ortaya koyuyor.

Konut Müsteşarlığı’nın yüzde 58.1’i eskiyi ifade ediyor. ERA’nınki biraz daha yeni... Son 5 yılda yapılan konutlar ve yeni kurulan evlilikler dikkate alındığında, oranın 60’lar civarında olduğu tahmin edilebilir. Öyle ya da böyle oranlar Avrupa’ya yaklaşsa bile, kalitesizlik yüzünden, Türkiye’de hâlâ ciddi bir konut açığı var. Ağaoğlu da ‘10 bin TL peşine konut’ derken sanıyorum buna inanıyor.

Takımlara da CEO lazım

Fenerbahçe’nin Galatasaray’la berabere kaldığı maç öncesinde, masamda birikmiş eski gazete-dergi yazılarını gözden geçiriyordum. Tesadüfen Jose Mourinho ile ilgili bir kupür dikkatimi çekti.

Onunla birlikte çalışmış, oyuncusu olmuş futbol insanları ile ‘90 Dakikalık Yönetici’ kitabının yazarı David Bolchover’ın görüşleri de vardı yazıda.

Yazıda şu konu dikkatimi çekti: Futbol takımının teknik direktörlüğü, yeni dönemde başarılı bir CEO (üst düzey profesyonel yönetici) gibi algılanmalı... Antreman ve taktiklerle sınırlı bir yöneticilik takımlara çözüm olmuyor.’

CEO gibi güçlü teknik direktör

Günümüzde başarılı CEO’lar, üretim, pazarlama, satış, tedarikçilerle ilişkiler, insan yönetimi ve lobicilik gibi alanlara da bakıyor, bir yandan da icraat yapıp, strateji geliştiriyor.

Yönetim uzmanı David Bolchover, tıpkı bir CEO gibi, Mourinho için sistemin her şey olduğunu, araştırma ve raporlara büyük saygı duyduğunu aktarıyor.

Örneğin, asistanlarından biri, ‘Maç ve antremanlara hazırlanma biçimi, daha önce hiç görmediğim derecede başka bir boyuttaydı. Detaylara verdiği önem olağanüstüydü’ diyor.

Tanıyanların hepsi ‘takım çalışmasından’, ‘taktiksel şemalardan’, ‘not defterinden’, ‘iyi hazırlanmış eğitim toplantılarından’ ve liderliğinden söz ediyorlar. Sanki Jack Welch, Muhtar Kent gibi şirket dünyasının bir liderini anlatıyorlar.

Ekibini koruyan lider

Bir yönetici ise onun ağzından şu anekdotu aktarıyor: ‘Deplasman maçlarında sahaya önceden çıkar, seyircilerin beni yuhalayıp, enerjilerini bitirmeyi amaçlarım.’

Gördüğünü gibi kazanmaya odaklı, ancak takımını korumayı hedefleyen bir lider gibi görünüyor. Ekip de ona saygı duyuyor ve takımın kazanması için kenetleniyor.

Bir maçta ünlü oyuncu Drogba’nın kırık ayakla oynayıp, Mourinho’yı yalnız bırakmaması da ekibin ona duyduğu saygının bir uzantısı olarak öne çıkıyor.

Yani takımlar açısından 1 maçı kazandıracak değil, tıpkı şirketlerde olduğu gibi, geleceği kazandıracak teknik adamlar bulmak lazım. En azından ben Mourinho’dan bunu okuyorum.