Yeni Yazısı > EVET BEN BİR GEZİZEKALIYIM - 15.06.2014

EVET BEN BİR GEZİZEKALIYIM
15 Haziran 2014

Mayıs ayında türediğimi(zi) söyledi Başbakan. Başbakan’ı yalanlamaktan ben bıktım ama kendisi böyle devam ettiği sürece yapacak bir şey yok. Gerçi haddimi bilmeyerek ‘yalanlamak’ falan gibi hadsiz ifadeler kullanıyorum ama işte bunlar hep gezizekadan. Neyse işin doğrusuna gelelim. 73 yılının bi temmuz akşamı zahmet edip dünyaya gelmişim ben. Biraz inat etmişim gelmekte.

Balık mı yosun mu?

Üreme kısmım böyle... Türeme kısmıma gelince aşağı yukarı 13’lü yaşlara tekabül ediyor. Yani öyle Mayıs 2013 falan değil. Yakışıklı amcam Cevdet, ‘Nazım Hikmet şiir kitaplarını’ kendi kitaplığından çıkarıp hediye ediyor sevgili yeğenine. Yani bana! 13 yaş yaşanmışlığı, ne kadar alabilirse Nazım’ı içine işte... Ama ben içime çeke çeke okuyorum. O zamana dek masallar, hikayeler, kitaplarla güle oynaya girmişim zaten düşler tarlasına. Nazım’la düşler daha büyüyor. ‘Bulut mu olsam, gemi mi yoksa? Balık mı olsam, yosun mu yoksa?’... diye seçeneklerim olduğunu öğreniyorum hayatta. Sonra kocaman bi denizi çıkarıyor karşıma... Nasıl büyümez ki düşlerim... ‘Çocuklara kıymayın efendiler. Bulutlar adam öldürmesin’le bisikletten düştüğümde dizimin parçalandığı acımdan daha büyük acılar da olduğunu hissetmeye başlıyorum.

İlk ‘hayat’i karar...

‘Ben de çocuğum, kıyanlar mı var’ diye sormakla sızım ilk kez, evimden dışarı çıkıyor... Yaşıtım, hiç tanımadığım bazı çocukların başlarının feci belada olduğunu anlamaya başlıyorum tuhaf duygularla. Üstelik bu belalar ‘Ödevini bitirmedin mi, uyku saatin geçti, mahalledeki çocuğu niye dövdün’ gibi belalar değilmiş onu anlıyorum. Hayatımda hiç bi sevdiğimi kaybetmemişim o yaşlarda, adını duyuyorum ama ölümü bilmiyorum. Tam anlamıyorum ama karmakarışık oluyorum. ‘Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil insan gibi yaşamalıyız dersin, büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi’ diyo Nazım, ben babamın bi kaç yıl önce evden götürülüşünü ve neden günlerce babasız kaldığımı anlamaya başlıyorum... Yavaş yavaş gezizekalı oluyorum. ‘Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine’ satırını öyle seviyorum ki, çarçabuk ezberliyorum. Kitaplarıma defterlerime sırama gururla yazmaya başlıyorum. İlk ‘hayat’i kararımı böyle alıyorum.

Tevellüt çok eski

Yan sınıftaki çocuğa abayı yakmışım. Piraye’yi okuyorum, şiirdeki 40’lı yaşlar kısmını falan atlıyorum. ‘Ne güzel şey seni hatırlamak’ satırında içim içime sığmıyor. Bi tek Nazım’a söylüyorum sırrımı. Gerçi ‘Seviyorum seni’ şiirinin ‘ekmeği tuza banıp yer gibi’ kısmında mesela, donup kalıyorum, ‘Bu ne demek’ diye şapşal şapşal bakıyorum. Yaşı var bazı şiirlerin işte... Zamanı geldiğinde de çocukluğumun bulmacasını aniden çözüp fısıldıyorum kulağına ‘bi delikanlının’... Demem o ki sayın başbakan, bu gezizekalıların türemesi işinde tevellüt mayıs değil yanlış biliyosunuz! Gezizekalı bi Y kuşağı değil, bi nesiller zekasıdır... Bunun en güzel delillerinden biri de Nazım’ın ‘Vatan Haini’ şiiridir... Buyrun;

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim. Vatan çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan, vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan, vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın, fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan, vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa, ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan, vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa, vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim. Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla: Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

Bataklıktaki stratejik derinlik

“Suriye’ye özgürlük getirecek örgütlerden biri de IŞİD.” Bunu ben demiyorum. Yıllarca hükümetimiz ve sevgili taraftarları Suriye’deki örgütlere net destek verdi mi... verdi. Ortada bir diktatör var, ona karşı savaşanlar da ‘özgürlük savaşçısı’ denmedi mi... dendi. Her türlü maddi ve manevi destek verildi mi bu özgürlükçü arkadaşlara... verildi. Burada savaşanlar da hiç öyle azı çoğu yok, bildiğin şeriat devleti kurma hayalinde olan arkadaşlar. Hepsinin ortak özelliği Sünni olması. Hepsinin ortak noktası Şii nefreti. Şeriat nasıl bi özgürlük getirecekse Suriye halkına artık. Ha şimdi ‘millet iradesi, halk bilmem nesi, olmadı oryantalist, yok islamafobi’ hikayelerine gelmeyelim. Şeriat dediğin yerde özgürlüğün esamesi okunmaz, kimse tavata yapmasın. Bu IŞİD’li arkadaşlar kafa kesmeye, insan ciğeri yemeye falan da bayılıyor. Düşmana yapılan her şey mübah kendi inançlarında. Kısaca bu vahşet, vahşet olmuyor. Çünkü arkadaşlar cihatçı. Kutsal bir yolun savaşçıları. IŞID şimdilik Irak’a demir attı hayırlısı... Benim için tarifleri tek kelimeyle ‘barbar’ olan bu arkadaşlar Musul’da konsolosluğumuzu bastı, Türkiyeli tanker şoförlerini kaçırdı. Ben bu yazıyı yazdığım saatlerde hâlâ bu insanlar rehindiler. ‘Stratejik derinlik’ diye gördüğü Osmanlı rüyası üzerinden dış politikamızı yürüten Ahmet Davutoğlu, olay olduğu saatlerde basının karşısına geçip “Kimse Türkiye’nin kudretini test etmeye kalkmasın” dedi. Davutoğlu böylesi kriz anlarında bu cümleyi kurmayı çok sever. Meraklısı varsa arşivler ortada. ‘Sıfır sorun’ dediği günden itibaren tüm komşularımızla kanlı bıçaklı olduğumuz bir bakan söz konusu olunca insan gayrıihtiyarı pek ciddiye almıyor söylediklerini. Yaşadıklarımız ürkütücü, yaşayacaklarımızın sinyalleri ise dehşet verici. Nihayetinde artık gün gibi aşikar ki; stratejik derinliğin, Osmanlı rüyasıyla sürüklendiğimiz bataklığın ‘büyük devlet olmak’ diye allayıp pullanmasından öte bi derinliği yoktur. Bataklıkta boğulmak için zaten derinliğe de ihtiyaç yoktur!