Eşit olmak için aynı mı olmalıyız?
03 Nisan 2011

‘Nevruz’un kimin bayramı olduğunu tartıştık yıllarca. Kimileri Göktürkler’e kadar gitti Nevruz’un aslında Türkler’in bayramı olduğunu ispat için. Kimisi “Müslümanların sadece iki bayramı vardır, Ramazan ve Kurban” dedi. Kimisi de sadece Kürtler’e mal etti Nevruz’u. En sonunda gelinen noktada, “Türk’ün de Kürt’ün de bayramıdır Nevruz” denildi.
Toplumsal barış ve kardeşlik adına iyi niyetli bir bakış açısı bu. İyi ama, bir şeyi kabul edebilmek, ona saygı duyabilmek için onu ille de kendimize mi mal etmeli? Bir bayramı kabul etmek, kutlayabilmek için ille de ‘Hem Kürtler’in, hem de Türkler’indir’ mi demeli? Nevruz, sadece Kürtler’in bayramı olsa, kutlanmaya değer bulunmayacak mı? Nevruz’a saygı duyulmayacak mı?
Eşit olmak için, eşit haklara sahip olabilmek için ille de ‘aynı’ mı olunmalı?
Farklılıkları birbirine karıştırmak, ortaya çıkan şeyi ‘herkese’ mal etmek şart mı?
Hem farklı hem eşit olabilmek bu kadar zor mu?

Dikkat, rotalar bize dönmüş!

Yabancı turistler için önceliğin her zaman ‘güvenlik’ olduğunu biliyoruz. Bunu, ülkemizde terör olaylarının tırmandığı yıllarda acı bir şekilde tecrübe ettik. Turizmde büyük krizler yaşadık. Şimdi bu sıkıntı, çok daha kritik bir şekilde, Kuzey Afrika ülkelerinin başında. Özellikle Tunus ve Mısır gibi gelirlerinin önemli bir kısmını turizmden elde eden ülkeler, bölgelerinde yaşanan krizlerden dolayı büyük sıkıntıda.
Turizmcilerin söylediğine göre, İngilizler, Fransızlar ve Almanlar, Kuzey Afrika’da yaşanan gelişmelerden sonra rotalarını Türkiye’ye çeviriyor. Türk turizmciler, bu yıl ülkemize gelecek yabancı turist sayısında en az yüzde 15’lik bir artış bekliyor. Bu beklenti, bir taraftan da tedirginlik yaratıyor aslında. Turizm sadece seyahat ve otel hizmeti vermek değil çünkü. Taksicisinden esnafına, büfecisinden tezgahtarına, çok fazla halkası olan bir bütün. Halkalardan birinde dahi ‘Turistten ne koparırsam kardır’ anlayışı olursa, ‘Vur, kaç’ mantığıyla hareket edilirse olumsuz geri dönüşü kat be kat oluyor. O kadar ki, Türkiye ile ilgili hazırlanan rehber kitaplarda bile bu tür olumsuzluklar yer almaya başlıyor.
Kimse bütün sene hayalini kurduğu tatilde kötü yemek yemek, 1 TL dahi kazıklanmak, kalitesiz hizmet almak istemiyor. Ve bunları yaşayan bir kişi o destinasyona bir daha adımını atmıyor. Bununla da kalmıyor, ülkesine döndüğünde memnuniyetsizliğini tüm çevresiyle paylaşıyor.
Ezcümle, ‘Fırsat bu fırsat’ deyip ‘Ne koparırsak kardır’ yanlışında olanlar kaybediyor, ‘Fırsat bu fırsat’ deyip ‘Kaliteli hizmet verelim, her sene bize gelsinler’ anlayışında olanlar kazanıyor.

Kızının en iyi arkadaşı olan anneler

90’lı yılların başlarıydı, ‘Annem, en iyi arkadaşım’ trendi başladığında. Modern zamanların genç görünümlü, bakımlı anneleri, kızlarıyla arkadaş gibi olduklarını göğüslerini gere gere anlatır, kızları da anneleriyle arkadaş olmanın nimetlerinden dem vururdu.
Son yıllarda psikologlar ‘Çocuklarınızın arkadaşı değil, ebeveyni olmalısınız’ hatırlatmasını sık sık yapar oldular. Çünkü ‘arkadaş’, aynı haklara sahip olan akran demekti ve bir ebeveynin çocuğuyla böyle bir ilişki içinde olmasının sakıncaları vardı. Anne-kız örneğini ele alacak olursak, genç kız giyimi, kuşamı, erkek arkadaşları ve gitmek istediği yerler konusunda ‘arkadaşlık’ üzerinden sınırlarını zorluyor, babaya karşı anneyi suç ortağı noktasına getirebiliyordu. Anne de ‘arkadaşlık’ bozulmasın diye, çocuğuna istediği sınırlamaları getiremiyor, ebeveyn otoritesini kaybediyordu.
Öte yandan, bu ilişkinin bir diğer sakıncalı tarafı da ‘Ben senin en iyi arkadaşın değil miyim, bana her şeyini anlatmalısın’ çerçevesinde kurulan gizli bir kontrol mekanizması.
Geçenlerde rastladığım bir haberde, yeni yürümeye başlamış olan kızı için ‘Şimdiden en iyi arkadaşım oldu’ diyen Pınar Altuğ’un bu sözleri anne-kız arkadaşlığı meselesini aklıma getirdi.
‘Arkadaş’ olmak değil, ‘iyi’ iletişimi olan anne-kız olmaya çalışmakmış doğrusu...

Haftanın notları

-Cinsiyet ayrımcılığı yapan ve kadınlarla ilgili yanlış algılar yaratan filmleri eleştirmek için dağıtılan ‘Altın Bamya Ödülleri’nin bu yılki ‘İzleyici Bamyası Ödülü’ ve ‘Juri Özel Homofobi Ödülü’, Cem Yılmaz’ın ‘Yahşi Batı’ filmine verilmiş. Her yıl, bir daha ödül verilecek film çıkmaması dileğiyle dağıtılan ödüller için düzenlenen törene, Cem Yılmaz da dahil, kazanan filmlerden ödüllerini almaya gelen olmamış.
(Bu ödüller, oyunculara değil filmlerdeki karakterlere, filmleri yapan kişilere değil, filmdeki bakış açısına veriliyor aslında. Dolayısıyla, bu ödülü almaya gitmek hem böyle bir hassasiyeti desteklemek anlamında şık olurdu, hem de Cem Yılmaz’ın esprili dünyası, duruşu bunu kaldırırdı. Altın Bamya Ödülleri sadece filmlere değil, dizilere, reklamlara, köşe yazılarına, haberlere de verilse daha da çok ses getirir ve amacına ulaşır kanımca)

-Arap televizyonlarında gösterilen ‘Ihlamurlar Altında’ dizisinde oynayan Tuba Büyüküstün’e yazdığı şiirde güzel oyuncuyu Kabe’ye benzettiği için hakkında dava açılan Suudi Arabistanlı öğretmen El Kufi, söz konusu şiiri yazdığına dair kanıt olmadığı için suçsuz bulunarak, 30 ay süren hukuki mücadelesini kazanmış.
(Türk dizilerini izlemeyi yasaklayan hocalardan, başrolde oynayan aktörü kıskandığı için karısını vuranlardan sonra şimdi de başrol oyuncusuna yazılan bir şiir için başı derde girenleri duyuyoruz. Türk dizileri Türkiye’yi Ortadoğu’da tanıtmakla kalmıyor, aynı zamanda bu ülkelerde mikro devrimler de yaratıyor(!) Bakalım daha neler duyacağız!)

Bu yazı 27 Mart 2011 tarihli Pazar Postası'ndan alınmıştır