'Eksen kaydırın ancak abartmayın'
26 Ekim 2010

Geçen hafta Amerika ve Avrupa’nın nabzını yokladım. Arka arkaya Avrupa politikasını elinde tutan önemli liderlerle buluşabildim. Kimiyle (Alman Cumhurbaşkanı Wulff, eski Fransız Başbakanı Juppe) yemek yedim, kimiyle (Belçika Dışişleri Bakanı Vanackere, İngiltere Avrupa İşleri Bakanı Lidington ve AB Komisyonu Genişlemeden Sorumlu Üyesi Füle) Boğaziçi Konferansı’nda bir araya geldim.

Amerika’nın nabzını da TÜSİAD’da tuttum. TÜSİAD hafta içinde, Washington’a gidip Obama yönetimiyle temaslar yapan üyelerini ve akademisyenleri topladı. Toplantıda Türkiye’nin oradan nasıl göründüğü konuşuldu. Bilgi dolu bir toplantıydı.

Aynı günlerde, İngiliz Economist dergisinin son sayısı yayınlanmıştı. 14 sayfalık özel Türkiye ekinin başlığı, “Türkiye batıya sırtını mı dönüyor?” idi.

Anlayacağınız her tartışma şu iki soru etrafında döndü:

1. Türk dış politikasında bir eksen kayması görüyor musunuz? Görüyorsanız bu durum sizi rahatsız ediyor mu?

2. Türkiye’nin Avrupa’ya yürüyüşünü engelleyen en önemli unsur nedir?

[[HAFTAYA]]

‘Bizi de dikkate alın’

Çok ayrıntıya girmeden, ana hatlarıyla aldığım yanıtları özetlemeye çalışacağım. Genelde Avrupalıların “eksen kayması” konusuna bakışları çok anlayışlı. Örneğin, İngiliz Bakan Lidington “Dünya değişiyor, siz de değişiyorsunuz. Dış politikadaki değişiklikleri doğal karşılamak gerekir” derken, şu açıyı getirmesi ilginçti: “Türkiye’nin dış politikasının medya koşullarına göre değişmesi, AB açısından bir avantajdır.”

İngiliz bakanın bu çok nazik yaklaşımı, Economist dergisinin ekinde yoktu. Satır aralarında, Türkiye’nin geleneksel politikalardan uzaklaştığının altı çiziliyor, bunun kötü bir şey olmadığı belirtiliyor ancak önemli bir uyarıda bulunuluyor: “Fazla abartmayın...”

Belçika Dışişleri Bakanı Vanackere ise, bence AB başkentlerindeki genel havayı çok iyi yansıttı: “...Dünyada özel ve hiç değişmeyen politikalar yoktur. Gerçekçi olalım. Türkiye de bizim gibi, farklı ilişkiler kurabilir. Etrafına 360 derece bakabilir... Ancak, Türkler -eğer köprü olduklarını ileri sürüyorlarsa- bizim görüşlerimizi de değerlendirmelidir...”

AB Komisyonu Üyesi Füle de “Türkiye, Türk Hava Yolları’ndan daha hızla genişliyor. Önemli olan bunun kontrollü gitmesidir” dedi.

Özetle Avrupa, Türk dış politikasından rahatsız değil ancak kuşkulu...

Değişimin nerede duracağını merak ediyorlar...

AB, Türkiye’nin nesinden korkuyor?

İkinci tartışma konusu olan “Gerçek engel nedir?” sorusunun yanıtlarını şöyle özetleyebilirim:

1. Türkiye’nin tam üyeliğini kamuoyundaki kuşku ve kaygılar engelliyor. Hükümetler de zayıf olduğundan dolayı, kamuoyu etkisi altında kalıyorlar. Avrupa’daki lider eksikliği durumu güçleştiriyor.

2. AB kamuoyunu iki unsur korkutuyor. Ne ekonomi ne insan hakları ne de başka bir konu. Korkunun biri, yeni bir genişleme, diğeri ise İslam. Kıbrıs sorunu da, kamuoyunu tatmin edip, Türkiye müzakerelerini uzatabilmek için, hükümetler tarafından teknik bir engel olarak kullanılıyor.

3. Avrupa halkı AB’nin bir daha genişlemesini istemiyor. Hele Türkiye gibi büyük ve Müslüman bir ülkeyle genişlemesi hiçbir şekilde istenmiyor. Avrupa hazır olmadıkça da Türkiye ile ilişkiler bu şekilde devam edecektir. Bir gün gelecek ve bu hava dağılacaktır. Sabır göstermek gerekir.

‘Bize kimse ders vermeye kalkmasın’

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da, son Boğaziçi Konferansı’nda tam da bu iddialara yanıt verdi. Özellikle İsrail konusundaki tutumunu ve İran yaklaşımını anlatırken, Türkiye’nin çok daha öncelerde yapması gerekenleri şimdi yapmaya başladığına dikkat çekti. Komşularla dostluğun önemini anlattı. İran’da bir savaş durumunun, Türkiye’yi nasıl zarara sokacağını vurguladı. Yakın ilişki nedeniyle, komşu ülkelerle ticaretinin birkaç misli arttığını belirtti ve “...Türkiye bir yere gitmiyor. Türkiye çıkarlarına uygun adımlar atınca, ‘Eksen değiştiriyorsunuz’ diye bağırmaya başlıyorlar. Oysa kendileri aynı yaklaşımları sergilediklerinde haklı konuma giriyorlar...” dedi. Davutoğlu, Türk dış politikasında görülen değişiklikleri bir “ince ayar” olarak niteliyor. Hemen her eleştiriye de inandırıcılık dozu yüksek bir yanıtı var. Ancak uluslararası ilişkilerde ne çifte standart ne de hak-hukuk gibi unsurlar vardır. Önemli olan bir dengenin iyi tutulması ve sonunda yol kazasına uğranılmamasıdır.

Galatasaray demek ki oynayabiliyormuş!

Gelin de sinirlenmeyin...

Demek ki, bu takım iyi oynayabiliyormuş...

Demek ki, taraftarına gurur verebiliyormuş...

Hatırlayacaksınız, cumartesi günkü yazımda korktuğumu yazmıştım. Benim gibi, milyonlarca GS’li de çok sinirliydi. Kafalar karışıktı, zira sezonun daha başındayken teknik direktör değişmiş, takımın sakatları artmış ve arka arkaya felaket sonuçlar alınmıştı. Bu durumdaki bir takımın, formdaki bir Fenerbahçe karşısında, hem de Kadıköy’de alacağı sonuç çoğumuzu kuşkulandırıyordu.

Bambaşka bir GS ile karşılaştık.

Benim gibi birçok kişi aynı soruyu soruyor: “...Kardeşim, demek ki oynayabiliyordunuz da, neden şimdiye kadar oynamadınız?”

Yoksa takım gerçekten Rijkaard gitsin diye mi arka arkaya mağlubiyet aldı?

Böyle bir şeyi düşünmek dahi istemiyorum.

Yine de, Ankaragücü karşısında 4-2 yenilen GS ile pazar akşamki GS arasındaki bu farkı taraftar olarak merak ediyorum.

Adnan Polat yönetimi uçurumun kenarından döndü.

Hagi iyi bir başlangıç yapmış oldu.

Şimdi bundan sonrası önemli. Yarın aynı takım gider de örneğin Antalya’ya yenilir veya berabere kalırsa, tekrar aynı kargaşa ve kavga başlayacak.

İnşallah bu defteri kapatırız ve normal yolumuzda devam ederiz.

Not 1: Bu arada FB’li dostlara bir tavsiyem var. İnanılmaz bir büyüklük kompleksi içindesiniz. Aman unutmayın sizlerden büyük Allah var. Geçen yıl da herkese tepeden baktınız, burnunuz çok büyüktü. Şampiyonluğu nasıl kaçırdığınızı ve nasıl komik bir duruma düştüğünüzü de unutmayın. Teknik direktörünüz Aykut Kocaman gibi ağırbaşlı ve mütevazı olun. Bir kardeş tavsiyesidir.

Not 2: Bir tavsiyem de GS’li dostlarıma: Kadıköy’de berabere kaldık diye sevinmek ayıptır.