Yeni Yazısı > Deneme kabini sakinleri - 02.10.2010

Deneme kabini sakinleri
02 Ekim 2010

Mağazalardaki deneme kabinleri ile olan ilişkim iyice çetrefilli bir hal aldı yıllar geçtikçe. Artık öyle bir duruma geldik ki kabinin şeklini şemalini beğenmezsem, binbir zahmetle askılardan seçtiklerimi denemekten vazgeçiyorum!

En önemlisi kabinin yüzölçümü elbette...

Duvara toslamadan giyinecek kadar yer yoksa ben baştan yokum o kabinde!

Diyelim ki girdim, denemeye niyetlendim, askı sayısı engeli ile karşılaşıyorum bu sefer de. Niye sadece iki adet askı?.. Daha çok olsa olmaz mı?..

Hadi ona da katlandık diyelim, perde ya sağdan ya soldan açılır. Kabin önünde yardımcı satış elemanı hiç bulunmaz! 38 zaten olmaz, üst bedenleri denemek ruha iyi gelmez, ayna düzgün göstermez, ayakkabın uymaz, of ki of...

Zaten tam zor bir şey denerken telefonu çalar insanın!

Kapı varsa kilit yoktur, kilit varsa sapı yoktur. Ya da kapılar, kovboy filmlerindeki bar kapısı gibidir! O kabinlerde, tam zar zor giyinirken yan kabinde deneme yapan dişisini bekleyen uzun boylu bir beyefendi ile göz göze gelinir. ‘Neden kabinin dibine kadar sokuldu ki!’ diye hırsla söylenirken iş anlaşılır... Bu bir “yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz hep beraber” ilişkisidir! “Nasıl oldu sevgilim?” diye sorar yan kabindeki kadın. Bir elinde kadının çantasını, mevsim kış ise diğerinde paltosunu taşımakta olan uzun adam, şöyle alıcı (!) gözle bakar ve...

a- Kavga çıkarmak istemiyorsa “Harika oldu aşkım” der.

b- Maç nedeniyle alışverişi hızlı sonlandırmak istiyorsa “Çok iyi, hadi alalım” der.

c- Hala ilişkinin hassas dengelerinin kodunu çözemediyse zavallım “Sen bilirsin” der.

d- Canına tak ettiyse de yorum yapmaya niyetlenir; ki işte günün geri kalanından hayır gelmeyeceğinin habercisidir o yorum.

Herkes mutsuz bir şekilde ayrılır dükkandan.

Benim favorim ‘sen bilirsinciler’, kabin stresime bir nebze mizah katıyorlar!

Mardin caz dinler mi?

Geçen haftanın iki önemli olayı üst üste gelince atlar zıplar düşüncelerim ikisi arasında bağlantı kurdu. Yukarıdaki soru da işte tam o anda çıktı!

Mardin ile caz müziğinin alakasının daha iyi anlaşılması için, birlikte bir kaç gün geriye gidelim...

Bir gece, elimde bu yılki Akbank Caz Festivali programı ile oturmuş, kendimi konser konser dolaşırken düşlerken, gözüm ekrandan geçen güzel insanların üstündeki pamuklu, pazen, kadife, muhteşem kostümlere takıldı.

Folklorik renkler geçidine kitlenen gözlerim, caz hülyalarından sıyrılmış, İpekçi’nin Mardin defilesine bakıyordu!

Cazla meşgul aklım ile defileye dalmış olan gözlerim arasında kalan beynim bir türlü konsantre olamayınca harmanlayıverdi ikisini!

Mardin ve caz!

Son yıllarda kültürel olarak değişik organizasyonlara ev sahipliği yapan sarı ışıklı şehirde doya doya caz dinlemek arzusu yükseldi ruhumdan.

Ne dersiniz, birileri Mardin-caz buluşması dileğimi duysa; memleketin dört yanından cazseverler Mardin’de toplansa...

Mardin caz dinler mi?

Köpek sahibi olmak

Bence çok gereksiz bir eylemdi. Ta ki çocuklarımın ve eşimin ısrarları ile alınan dişi Labrador Hera ile tanışana kadar... Utanarak itiraf ediyorum ki, Hera karşıtı bir kampanya yürüttüm. Hem de var gücümle... Yine de geldi Hera. Bir yaşından büyüktü aldığımızda. Bal rengi tüylü, bal rengi gözlü bir Labrador. Son derece de akıllı. Aynı zamanda da bilmiş, oyuncu, yemeğe düşkün. Benden çok eşime düşkün, çocuklarla son derece dost, o zaman 4 yaşında olan oğlumun oyun enerjisinin aynısına sahip, 10’dan fazla komut bilen, insanın gözünün içine bakan bir kız... İlk günler tarttık birbirimizi. Yediğinden içtiğine, aşısından kakasına, kaçıp kaçıp etrafı keşfetme merakına kadar her yaptığına kusur buldum. Anlayacağınız; doğuştan hayvanlara düşkün biri değildim. Hiç bir hayvana kötülüğüm dokunmadı. Hatta maddi olarak çok yardım ettim barınaklara ama hepsi o kadar. Bu halimi Hera değiştirdi. Yavaş yavaş, adım adım eğitti beni. Çocuklarıma gösterdiği sevgiyle, karşılıksız bağlılığıyla, ruhuma iyi gelen bakışlarıyla, her gün evin kapısında karşılamasıyla, yanımda yürüyüp kuyruğunu sevinçle sallamasıyla girdi hayatıma. Hatta şimdi kızı da var yanımızda. Dora. İkisi hakkında da anlatacak çok hikayem var. Günler getirdikçe sözü onlara, burada olacaklar.

Acelecilik

Bir gen midir yoksa bir davranış biçimi mi? Ya da kültürel bir öğreni mi? Bu sorulara ancak çeşitli uzmanlar yanıt verebilir. Benim bugün yazmak istediğim, aceleciliğin insanın başına dert olduğu... En basit günlük işlerden en önemli kararlara kadar, acelecilik istenmeyen sonuçlara yol açıyor. Benim, kardeşimin düğününe yetişmeye çalışırken ev anahtarını evde unutmamdan tutun, Digitürk çıktığında alelacele üye olmaya giderken babamın arabasını çarpmama kadar pek çok acele anılarım mevcut maalesef. Böyle örneklendirince, sanki suç aceleciliğin değil de dikkatsizliğinmiş gibi dursa da dikkati zayıflatan acelecilik değil mi? Son senelerde karakterimin aceleci yönü ile baş etmeye çalışıyorum. ‘Karar’ almadan önce uyumayı, konuşmadan önce soluklanmayı, yutmadan çiğnemeyi, gitmeden düşünmeyi öğretmeye çalışıyorum kendime... Hem acelecilikten gördüğüm zarar azalıyor hem de sabrım gelişiyor!