Demir Perde çökünce Türkiye kazanmıştı...
23 Şubat 2011

Ortadoğu’da yaşananları heyecan içinde izliyorum. Aynı hisleri 1990’larda da hissetmiştim. Soğuk savaşın sonuna gelinmiş ve birden bire 1989 yılının 9 Kasım günü Berlin’i ikiye bölen Demir Perde (Doğu Bloku) çöküvermişti. Gözlerime inanamıyordum. 45 yıldır dünya dengelerini oluşturan ve hiçbir zaman yıkılamaz denen duvar TV ekranlarının önünde yerle bir oluyor, yüz binlerce Doğu Alman, Batı Almanya’ya geçiyordu. Bu manzara öylesine çarpıcıydı ki, uzun süre rüya görüyorum sandım.

[[HAFTAYA]]

O dönemlerde Brüksel’deki NATO merkezinde Amerikalılar veya Almanların verdikleri brifinglerin tek değişmeyen sloganı şöyleydi: “...Dünyada her şey olabilir ancak Doğu ve Batı Almanya bir daha birleşemez...” Oysa, Doğu ve Batı Berlin gözlerimizin önünde birleşiyordu. Açıkça bir halk ayaklanması izledik. Bir fiske ile domino taşları ardı ardına devrildi. Arka arkaya Varşova Paktı üyeleri ayrıldılar ve Avrupa’daki tüm sistem çöktü... O yetmedi, Sovyetler Birliği dağıldı.

Düzen yıkılınca değerimiz düşecek sandık oysa...

Binlerce nükleer başlık ve dev ordulara dayanılarak kurulan dehşet dengesi hiçbir işe yaramadı. Aslında o düzenin ne kadar suni olduğu ve uzun süre sürdürülemeyeceği belliydi. Nitekim, ne zaman geleceği belli olmayan bir anda, bir kıvılcım her şeyin yıkılmasına neden oldu. Yeni bir düzen kuruldu. Bu yeni düzende Türkiye’nin soğuk savaştaki stratejik öneminin azalacağı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin uluslararası dengelerdeki etkinliğinin kaybolacağı sanıldı. Oysa tam aksi oldu. Türkiye’nin değeri daha da arttı. Biz ne kadar beğenmesek dahi, istikrarı, demokrasisi ve ekonomisiyle Türkiye hem bölgede, hem de uluslararası arenada etkili bir ülke konumuna girdi. İşte bundan dolayı Ortadoğu’da yaşananları daha da büyük bir heyecanla izliyorum.

Şimdi bölgedeki düzen çöküyor, yine kazanacak...

Şimdi de heyecan içindeyim. Düşünebiliyor musunuz, Ortadoğu’nun o kokuşmuş düzeni yine gözlerimizin önünde çöküyor. Diktatörler birer birer devrilme sürecine girdiler. Kimileri gidiyor, kimileri bir süre sonra gidecek. Soğuk savaş döneminde olduğu gibi, yine bir fiske yetti. Yürümeyeceği bilinen, suni şekilde ayakta tutulan düzen yıkılıyor. Ne ilginçtir ki, bütün bu düzeni kuran, diktatörleri “İsrail’i kollamak ve ABD politikalarına destek sağlamak yani kendi kafasındaki istikrarı korumak amacıyla” yerleştiren Washington da, olaylar karşısında çaresiz, sadece seyretmek zorunda kalıyor. Olayları tersine döndürecek hiçbir gücü yok. Eski “büyük ağabey” artık seyirci durumunda. Şimdi hesapların yeniden yapılma dönemine giriliyor.

Türkiye tutumuna ince ayar yaptı...

Tunus ve Mısır’daki ayaklanmalar başladığı günlerde, dikkatlerinizi çekmiştir, Ankara ile Washington aynı yaklaşımları benimsediklerini açıklamışlardı. Bunun adı: İstikrarı korumak idi. Yani demokrasiye vurgu yapılmıyordu. Anlamı da, liderler değişse dahi, rejimin değişmemesinin tercih edilmesi, dengelerin korunmasıydı. Aradan günler geçtikçe, Mübarek’in tutunamayacağı ve özgürlük hareketi veya halk ayaklanmalarının kolay kolay durulmayacağı anlaşılınca Ankara tutumunu gözden geçirdi ve demokrasi vurgusunu öne çıkardı. Bugün artık Türkiye, demokrasiye ve özgürlüklere öncelik veriyor. Bütün bu gelişmelerden memnuniyet duymamız gerekiyor. Bundan böyle, göreceksiniz Türkiye’nin bölgedeki değeri, etkinliği çok daha fazla artacak. Ankara’nın kapısını çalanların, destek veya akıl danışmak isteyenlerin sayısı yükselecek. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin konumu da yükselecek. Türkiye’nin bölgedeki stratejik reytingi, soğuk savaş sonrasında nasıl birkaç kat arttıysa, Ortadoğu’da zaten güçlü olan durumu, bundan sonraki yeni düzende daha da artacaktır. Belki sık sık tekrar ediyorum ancak demokrasimiz ve laik sistemimizle Türkiye için büyük fırsatlar dönemi açılıyor. Yeter ki, bunun bilincinde olalım ve içeride birbirimizi yiyeceğimize, bölgede büyümeye bakalım.