Yandex.Metrica
Çengelköy'ün canlı belleği üç yirmibeşlik delikanlı
09 Nisan 2011

üleç, neşe dolu, muzip ve yerinde bir an durmaz bir adam... Profilden bakarsanız, tipik bir Karadenizli karikatürünü andırır, biraz büyükçe burnuyla. Ama anlı şanlı lakabıyla bizim “Karga Halit” Karadenizli değildir. I. Dünya Savaşı’nda o zamanlar Erzurum’a (şimdilerde Ağrı’ya) bağlı Eleşkirt’in bir köyünde Ermeni çetelerinin yaptığı kanlı baskın sırasında öldürülmeden önce, anası ve babası tarafından bir dama saklanıp mucizevi biçimde sağ kalmayı başaran, çocuk yaşında öksüz ve yetim kaldıktan sonra İstanbulÇengelköy’e göç edip yerleşen bir babanın çocuğudur. “Kürt Mehmet’in oğlu” Halit, 2 Temmuz 1935 tevellütlüdür. Ama o yaşını soranlara “Üç yirmibeş” der gülerek.

“Süslü Halit” her daim tiril gömlekli, ceketli, kravatlı dolaşır. Elleriyle kollarıyla konuşan, cıva gibi ele avuca sığmaz bir delikanlıdır gerçekten. Geçenlerde tahlillerini yaptırmış, rapora bakan doktor “Her şey yolunda, maşallah 35 yaşında biri gibi sağlıksın” demiş ya, sorana sormayana tahlil raporunu gösterip duruyor keyifle. Yediğine içtiğine dikkat eder, inceciktir. Askere gittiğinde 52 kiloydu, hâlâ 52 kilo! Bundan birkaç ay önceydi, kimi esnaf arkadaşları Halit’i dolduruşa getirmiş, saçını ve bıyığını boyatırsa daha genç görüneceğini söylemişler. O da durur mu?

Boyatmış anında. İçinde hep bir saflık vardır zaten. Tabii bizler onu birden kapkara görünce hem içerledik hem de dalgamızı geçtik; “Ne işin var senin boyayla moyayla; yoksa hanımdan kaçıp çapkınlığa mı çıkacaksın?” dedik bir ağızdan. Bu sefer de koştu berbere, saçını bıyığını kestirdi. Beraberce bekledik beyazlar yeniden çıksın diye...

Ayaklı tarih kitabı

Halit Erdinç, ilkokulu Beylerbeyi’nde bitirdi. Sonra Beyoğlu Ortaokulu’na gitti. “Çift dikiş” okudu; matematiği iyiydi ama öteki dersleri zayıf! Halit, az biraz sinirliydi, çocuklar korkardı ondan. Kimseyle kavga etmezdi ama. Liseyi okuyamadı, maddi durumu müsait olmayan ailesi onu Karaköy’de bir düğmecinin yanına çırak verdi. Öğle tatillerinde Galata Köprüsü’nden oltasını atar, palamut tutardı. Hey gidi günler... Boğaz’ın donduğu 1954 kışında, buzlara basa basa karşı kıyıya Ortaköy’de gittiğini; Karaköy’de tanık olduğu utanç verici 1955’in 6-7 Eylül olaylarını, 1956 Şubat’ında İstanbul’da Macaristan’la oynanan ve Türkiye milli futbol takımının 3-1 galibiyeti ile biten efsane maç öncesi tanesini 5 liraya aldığı 2 bileti 20 liradan satarak masum bir karaborsacılık yaptığını anımsıyor hâlâ.

Bir süre bir terzinin yanında çalıştı, pantolon dikmeyi öğrendi. Ardından askere gitti: “59. Tümen, 59. Alay, 12. Telli Muhabere Bölüğü”. Askeri hastanede görevliyken gelene gidene kinin hapı dağıtmanın dışında “şahane iğne vurmayı” da öğrenecekti... 1958’de terhis oldu. Bu kez Kadıköy Moda’da Et Balık Kurumu mağazasında satış görevlisi oldu, kesmedi, ayrıldı ve kendi hesabına balıkçılık yapmaya başladı. Kuleli sığlığında görünce ağla çevirip dört kasa değil, sandık dolusu uskumru tuttuğunu anlatır hep. “Balık kalmadı artık. 3.5 kiloluk kofanayı 2.5 liraya, 7 kiloluk toriği 3.5 liraya satamazdık. Balık boldu ama Çengelköy’ün hem nüfusu hem de halkın geliri azdı.

Vapurla her gün gidip gelenlerin 12’si Rum, 18’i Türk’tü. Çengelköy o zamanlarda çok mütevazı bir yerdi.” Üsküdar’dan Çengelköy İskelesi 17, Anadolu Hisarı 22, Beykoz ise 27 kuruştu! Küfelerle salata, hıyar ve domates motorla Eminönü Hali’ne gider, Çengelköy sokakları da seyyar satıcıların “lahana, ayva, kavak inciri” sedalarıyla çınlardı. Hangi yıl, doğudan rüzgâr estiğinde hangi balığa kıran girmişti, size anlatsın. İstanbul’un sözlü tarihine meraklı olanlar için biçilmiş kaftandır Halit’imiz.

Çay sevmez, tavla bilmez

Uzatmayalım, 1963’e dek olta balıkçılığını sürdürdü. Evlendi, eşi de Çengel’e yerleşmiş Doğulu bir ailenin kızıydı. Gün boyu balık tutar, satar, akşam eve döndüğünde hamile hanımı onun getirdiği balıkları pişirir, yemekten sonra da Bostanlıkların oradaki açıkhava sinemasına giderlerdi. İki kızları, bir oğulları oldu. Sesi biraz boğuk ve ince çıksa da Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde Orhan Dağlı’nın yanında bir güzel türkü söylerdi: “Bir fındığın içini yar, senden ayrı yemem...”

Halit bu arada Karaköy’de balıkçılık malzemeleri satan “Manyatçı Aleko”nun dükkânında tezgâhtarlığa başladı, 1987’de emekli olana dek burada çalıştı. Köşesinde boş boş oturmayı hiç sevmez ya, bu kez de Boğaz’da özel bir teknede kaptanlığın yanı sıra balıkçılık yaptı bir süre. Çalışkanlığıyla nâm salmıştır. Tüm yaşamı boyunca hep iş kovalamış, iş keşfetmiş, işin püf noktasını kavramıştır; boşuna ona “Sansar Halit” dememişler. Bildiği işte iddialıdır, bilmezse kapar çenesini... Emekli maaşıyla yetinmez zaten. Bu yaşında, çevre yalılarından onu tanıyanlar “Şunu al bunu al” dediklerinde kapar getirir, bolca bir bahşişi de hak eder elbet.

Semt balıkçısının başı mı sıkışık, Halit oradadır anında, ona yardım eder, balık tartar, ayıklar; siparişleri evlere teslim eder. İki dirhem bir çekirdek Halit’in uzun ve sağlıklı ömür reçetesi “hayatı sevmek”ten ibaret. Kazanmak değil, oynamak önemlidir onun için. Çayı sevmez, tavla bilmez, laf aramızda kahvedeki on pişpirik partisinin dokuzunda yenilir, sesi çıkmaz. Yeter ki karşısındaki dürüst oynasın. Yoksa, başlar bağırıp çağırmaya. Saftır dedik ya, kötülük düşünmez. Kaç kişiye kefil olup sonra da onların bıraktığı borçları ödemek zorunda kalmıştır.

Ama artık tövbe! Dışarıda çenesi düşüktür, hadi konuşkan diyelim ama evinde sesi pek çıkmaz. Bir Azrail’den, bir de karısından korkar çünkü! Kısacası, Çengel’de herkesin sevdiği ve karşılıklı takıldığı “değişik” bir insandır bizim sevimli “üç yirmibeş” Halit. Halit Erdinç Halit Erdinç çok sevdiği Çengelköy’de poz verdi.

(02.04.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)