Bölünmekten korkarken nasıl bölündük!
31 Ekim 2009

İnternet hayatımıza girdiğinden bu yana ağzı olan değil, interneti olan konuşuyor. Bizim Fransız Kız Lisesi NDS’lilerin de internet ortamında haberleştiği bir grup ağı var. Güya aynı eğitim kurumunda 8 yıl geçirmiş ve tornadan geçmiş varsayılan bu hanımlar arasında bir süredir kavga kıyamet kopuyor!

Konu malum; Bir kısmı ülke bölünüyor ve cumhuriyet değerleri elden gidiyor diye dövünürken bir kısmı da bu gelişmeleri demokrasinin doğal sonucu kabul edip diğerlerini faşistlik ve ırkçılıkla suçluyor. İki grup da birbirinin hassasiyetine düşman kesildi. Niye anlatıyorum? Çünkü sanal ortamdaki bu küçük tablo, büyük tablonun birebir yansıması.

Toplumun bölünmesini medya körükledi. Siyaset artık, psikolojik savaş taktikleriyle medya üzerinden yürütülüyor. Gündemdeki gelişmeler medyada grupların yayın politikalarına göre değerlendirilip yayınlanıyor ve zaten hassaslaşmış kamuoyu iyice gerilip karşıt kutuplarda birbirine düşmanlığını büyütüyor! Birinin ak dediğine diğerinin kara dediği bu ortamda artık medyanın kamuoyunu bilgilendirmek görevinden çok kamuoyu oluşturmak görevini üstlendiği ortada. Cumhuriyet Bayramı’nı kutlarken bile medya bu tavrını korudu.

Kimi gazeteler “Normal ülkelerde normal gazeteler bu tür haberleri görmez” gerekçesiyle Cumhuriyet Bayramı’nı anons bile etmedi! 4 Temmuz’da ABD’de, 14 Temmuz’da Fransa’da milli bayram kutlamaları o ülkenin gazeteleri tarafından görülmez zannediliyorsa görmek istenmediğindendir! Neyseki Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını halk gördü! Camilerdeki “Cumhuriyet Fazilettir” mahyalarından, Boğaz’ı ışık seline dönüştüren aydınlatma ve havai fişek gösterilerine, belediyelerin düzenlediği fener alayları ve yürüyüşlere kadar sokaklarda büyük bir coşku vardı. Tabii farklı düzeylerde: “Kadıköy Cumhuriyeti”nde bayrak asılmamış ev kalmamıştı; insanlar sabahtan bayraklarıyla dolaşmaya başlamış, gece Bağdat Caddesi dolmuş taşmıştı. Bu tür kutlamaları totaliter Kuzey Kore benzetmeleriyle küçümseyip “asker devlet” diye tu kaka yapanlar üzülecek ama yurttan gelen haber ve fotoğraflar da “Cumhuriyet Bayramı tüm yurtta coşkuyla kutlandı” klişesini haklı çıkarttı.

Ne kadar kızarsanız kızın, halkımız kendisini kulluktan yurttaş ve birey düzeyine çıkaran Cumhuriyete inanıyor, benimsiyor, bayrağını seviyor. Bunu anlamayan bir tek bizim medya maymunları. 29 Ekim kutlamalarını birlikte izlediğim ve ilk kez tanıştığım yabancı bir konuk, havai fişeklerin aydınlattığı rüzgarda dalgalanan bayrağımıza bakarken “sizinki kadar anlamlı ve estetik bir bayrak yok, ne kadar şanslısınız” diyordu. Tabii ona yüksek direklerin tepesine sağa sola koyulan bayraklardan kimilerinin nasıl da rahatsız olduğunu söyleyemedim! Bölünmekten korkarken nasıl bölündük!

Belge, imza, istifa

Belgeye inanan var, inanmayan. Hükümete muhalefet etmek hakkımızdır diyen var, TSK bu kadar beceriksiz olabilir mi diye kızan! Islak imza makinesinin varlığını ve bunun bin dolarlık bir iş olduğunu kanıtlayan, olayı tümden komplo olarak niteleyen var. Köstebek subayın bir kişi değil, terfi ettirilmediği için kızgın bir grup subay olduğunu, yoksa 30 kadar bilgisayar numarasından tutun da isim listelerine bir tek kişinin bilemeyeceğini iddia eden de.

Kimi gazetelere haber ve bilgi taşıyan köstebeklerin cirit attığı Genelkurmayın en gizli servislerinde böyle bir çalışmanın hazırlanabilmiş olmasının akıl dışı olduğunu düşünen de var, tıpkı ABD’deki düşünce kuruluşlarında olduğu gibi bu tür fikir egzersizleri yapılmasının genelkurmayın görevleri arasında olduğunu düşünen de. Benim kara mizah yapmak için yazdığım orduyu lağvedelim fikrini ciddi ciddi savunan da var, hani şu Apo’yu Bodrum’a paşa yapan aklıevvel, isteri krizi geçirircesine “bütün generaller istifa etsin” diye çığlık atan da! Oysa en doğrusu yargıyı beklemek.

İhbar mektubunda adı geçen askerler, İstanbul’da Ergenekon savcılarına ifade vermeye geldi. Belgenin çalınmasından postayla yollanmasına kadar geçen 4,5 aylık süre zarfında askeri personelin sivil mahkemelerde yargılanmasına imkan veren yasa değişikliğinin çıkarıldığını, Albay Çiçek’in ıslak imzasının Adli Tıp’da teamülün aksine, kura çekilerek değil, önceden belirlenmiş ve yeni alınmış “uzmanlara” incelettirildiği gibi “tuhaf” gelişmelere rağmen “Adalete inanıyoruz” diyerek, yargıyı bekliyoruz. Başka yapılacak bir şey yok çünkü!