Yandex.Metrica
Biz, siyasetçilerin konuşmalarına karışıyor muyuz?
03 Aralık 2009

Başbakan yine durdu durdu ve dilinin kurbanı oldu. Milliyet Gazetesi yazarı Mehmet Tezkan’ın siyasetçilerin fazla konuşmalarının ülkede gerilimi arttırdığına dikkat çeken köşe yazısı, Başbakan’ı adeta çıldırtmış.

Açtı ağzını, yumdu gözünü.

Tipik bir Erdoğan klasiği izledik.

Köşe yazarlarını devlet düşmanı, barış düşmanı olarak niteledi.

Çok ağır, çok gereksiz bir tepki gösterdi. Başbakan’ı anlayamıyoruz. Öylesine önemli, öylesine dramatik ve doğru adımlar atıyor ki, alkışlamamak imkansız. Hem içeride, hem de uluslararası kamuoyunda alkış topluyor. Şimdiye kadar hiçbir iktidarın cesaret edemediği politikaları uyguluyor. Türkiye’ye kabuk değiştirtiyor. Sonra, birden bire en olmadık, en gereksiz tepkilerle, prestijine gölge düşürüyor. Bu inişli çıkışlı yaklaşımı anlayabilmek giderek zorlaşıyor.

İşte en son örnek...

Mehmet Tezkan yanlış söylemedi. Bence az bile söyledi.

Hiç kimsenin kuşkusu yok.

Türkiye’de politikacılar ne kadar çok konuşurlarsa, gerilim yükseliyor. Açın TV’lerinizi, açın gazeteleri ve görün. Birbirlerine sırf laf yetiştirmek için, karşılıklı hakarete varan demeçleri okuyun.

Biri susuyor, diğeri başlıyor. Üsluplarıyla kutuplaşmayı daha da arttırıyorlar. Toplumun dikkatini çekebilmek veya geride kalmamak için veryansın ediyorlar. Size çok net bir örnek daha vereyim. Biz haberciler için gündem ne zaman düşer, ne zaman habersizlikten şikayet ederiz bilir misiniz?

Başbakan ne zaman yurt dışına çıkarsa, gündem düşer. Gündemi genelde başbakanlar oluşturur. İster Demirel, ister Özal veya Erdoğan, fark etmez. Gündemin rengini onlar oluşturur.

Şimdi kalkıp, bütün suçu köşe yazarlarına yüklemek çok büyük haksızlıktır. Köşe yazarları, görüşlerini yazan kişilerdir.

İsterseniz kabul edersiniz, ister reddedersiniz. Kişisel görüşlerdir bunlar. Bizler nasıl siyasetçilerin görüşlerine karışmıyorsak, Başbakan’ın da kalkıp yazarların köşelerine karışmaması gerekiyor.

Böylesine bir hoyratlığa hiç gerek yoktu. Başbakan bu tutumuyla eleştirilere ne kadar kapalı olduğunu bir defa daha gösterdi.

Erdoğan kadar kendi kendine zarar veren bir lider hatırlamıyorum. İhtiyacımız olan şey demokratik ve yapıcı bir eleştiri kültürü ile ferasetle siyaset yapılması. Çok mu şey istiyoruz?

Asker-sivil ilişkisinde yeni dönem

Doğrusunu söylemek gerekirse, savcıların bugüne kadar neden beklediklerini anlayabilmiş değilim.

Günlükler iki yıldır ortada duruyor. Kimin yazdığı kesinleşmemiş olmasına rağmen, içeriği son derece inandırıcı.

Besbelli ki, 2004 yılında bir darbe hazırlığı yapılmış. Gerçekleştirilmemiş olması suçu ortadan kaldırmıyor.

Hele Ergenekon davasıyla ilgili olarak fırtınalar eserken, emekli komutanlar, gazeteciler tutuklanırken, günlüklere değinilmemesi çok kişiyi hayret ettiriyordu.

Sonunda, bu davanın esasına ilişkin adım atıldı. Dönemin komutanları ifadeye çağrıldı.

Komutanlar ve günlüklerde sözü edilen gelişmeler ne oranda irdelenebilir bilinmez. Doğrusu çok da önemli değil. Önemli olan, komutanların ifadeye çağrılmaları ve onların da bu çağrıya uymalarıdır.

Bu gelişme, Türkiye’nin yakın tarihinde, sivil-asker ilişkilerindeki en önemli dönemecin işaretidir. Ergenekon davasıyla başlayan bu süreç, şimdi daha da derinleşmektedir.

Bugüne kadar Türk Silahlı Kuvvetleri, hiçbir zaman sivil otoritenin bu yöndeki isteklerine yanıt vermemiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kurduğu araştırma komisyonuna sırf bilgilendirmek için davet edilen yüksek rütbeli askerlerin, bırakın gelmeyi, davete yanıt dahi vermediklerini hatırlarız.

TSK, kendini genelde, sivil denetimin üstünde görmüş, iktidarları denetleme rolü üstlenmiş ve bu amaçla, gereken tüm planları yapmayı görev bilmiştir.

Herhangi bir sivil savcının, bırakın bir kuvvet komutanı hakkında soruşturma açmasını, Genelkurmay mensubu herhangi bir subayı ifadeye çağırması dahi duyulmamıştır.

İşte şimdi bu denge değişiyor.

Alışkanlıklar bozuluyor.

Sivil denetim giderek yaygınlaşıyor.

Ergenekon ile başlayan ve 3 eski kuvvet komutanının ifadeye çağrılmasıyla genişleyen bu süreç kendi başına önemlidir.

Bundan sonra, iktidarlar değişse, hava yine eskisi gibi esse dahi, hiçbir komutan kolay kolay “irtica ve bölücülükle mücadele planı” hazırlama emri vermek istemeyecek, hiç değilse bu yönde bir adım atmadan önce uzun uzun düşünecektir.

Bundan böyle, sivil iktidarların ağırlığı artacak ve sivil-asker ilişkileri, gerçek bir işbirliğine dönecektir.

İşte böylesine tarihi bir dönemden geçerken, her sorumlu kişinin, ağzından çıkacak lafa dikkat etmesi, hoyratlıklardan kaçınması da kaçınılmazdır.